Annesi kızına nasıl bir kötülük yaptığını anlamaya çalışmak için parmağını bile kıpırdatmazken, neden bu kadının 30 yıl boyunca bu suçu bağışlatmak için uğraşması gerekiyordu?
Bu şarkıyı ne zaman dinlesem kendime tuhaf bir şekilde uzaklardan bakarken buluyorum. Sanki daha, çok daha ileri koşmuşum da kendimi hikâyeyi canlandırırken buluyorum. Atladığım zaman her şey gülünçleşiyor. O kadar gülünçleşiyor ki kendime engel olamıyorum. Kendimi haklı buluyorum. Bana göre her şey buydu ve en çok da buna benzerdi diyorum kendime. En azından artık sıkılmayacağım. Üstelik buna inanıyor, inanıyorum. Çok mutlu ve tatmin olduğumu hissediyorum düşerken. Ve orayı terk ediyorum. *SON*
Anne-baba onu affedemeyen evladı karşısında şimdi bacak bacak üstüne atmış, kendisine hürmet gösterilmesini beklerken, kendisi evladının halini, çektiği acıyı, ne yapmış olabileceğini anlamak için kılını kıpırdatmazken ama evladından ona yaptığı her şeyi bağışlamasını ahlaki bir zorunluluk olarak beklerken, yani kendisi aslında hep “bekleyen" pozisyondayken, evladının şimdi onu affedememesini dahi affetmezken evladın onu niye affetmesi gerektiğini neden sorgulamıyoruz? Anne/ babanın dünyada hiç kimseden beklemese de evladından beklediği bu hürmet, zaten ona karşı işlediği bütün cürümlerin de müsebbibi değil mi? Zarar gören, gördüğü zarardan sonra dahi fedakârlık beklenen taraf, sadece ve sadece evlat. Alice Miller kitaplarından birinde, herkesin nefretini kazanan bir seri katilin oğlunu anlatıyordu. Oğulun, çok eziyet gördüğü babasını hapishanede ziyaret etmek istememesi, babasının ona yaptıklarını kötü anması, halkta büyük öfkeye neden olmuş. Öyle ki bu nefret, seri katilin kendisine olan nefretten daha yoğun hale gelmiş. Söz konusu kişi herkesin öfke beslediği bir seri katil bile olsa, bu kişinin çocuğuna yaptıkları ne kadar kötü şeyler olursa olun, evlattan onu bağışlaması bekleniyor; ya da, cani olarak dışlanan bir kimseyi dahi yeryüzünde affetmeme hakkı olmayan tek insan, çocuğu.