Ama her insanda aynı şey olacak diye bir kural yok. Sizden giden insanların bir daha geri gelmediğini düşünüyorsunuz ve tam da bu yüzden oğlunuzun gelmesini istemiyorsunuz; çünkü bir süre sonra yine gitmek zorunda kalacak. Onunla vedalaşırken, bunun son veda olacağı korkusunu taşıyorsunuz. Oysa her gidiş bir kayıp değildir. Bazı insanlar gider, sonra yeniden gelir. Hayatın doğal akışı budur. Korkularımız bazen sevdiklerimizi yanımızdan uzaklaştırmamıza neden olur; oysa onları kaybetmemek için yapmamız gereken şey, geldiklerinde onları sevgiyle karşılamak ve gittiklerinde geri dönebileceklerine inanabilmektir.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ölüm anlaşılmaz ve insafsız; sevilen bir insanın kaybının acısı o kadar büyük ve derindir ki insan ölen kişiyle birlikte hayatının sonlandığını düşünür. Dünya kararır ve o ana kadar bizim için önemli olan şeylerin, artık bizim için hiçbir anlamı yok gibidir.
Sevdiğimiz bir insan ölünce hayat bizim için anlamını kaybeder, olanları ifade edecek kelime bulamayız, ya kifayetsiz ya da eksik kalır.
O kişinin sesini bir daha duyamayacak olmamız ve gözlerimizin içine bakmayacak oluşu, uyandığımızda ağlayarak onun yanımızda yatmadığını görmek ve ertesi günün başladığını ama zalim gerçeğin devam ettiğini anlamak korkunçtur. Ya da Borges’in söylediği gibi:
“Dünya büyüsünü kaybetti. Seni terk ettiler.”
Zihninin meşguliyeti ne yöndeyse, onu işitir, onu görür, onu yaşar ve bir şekilde ona dönüşürsün.
Ne okursan, ne dinlersen, ne izlersen, neye odaklanırsan her zaman onu görürsün, onu duyarsın, onu algılarsın ve zamanla ona dönüşürsün.
Tıpkı Nietzsche’nin dediği gibi: “Sen uçuruma bakarsan, bir süre sonra uçurum da sana bakmaya başlar.”