Behlül Tuman

Ahmed-i Dâi
Senüñ ışkuñ şerâbından bu Dâ'î şöyle mest oldı Uyarmaz uyhudan anı meger İsrâfil'üñ sûrı (Senin aşkının şarabı ile Dâ'î öyle mest oldu ki onu israfil'in sûru dahi uykudan uyandıramaz.) Dört büyük melekten biri olan "israfil" kıyamet günü geldiğinde "sûr" denen ve daha çok bir boru şeklinde hayal edilen nesneye üfürdüğünde dağlar yerinden oynayıp hallaç pamuğu gibi atılacak ve bütün canlılar ölecek yeryüzünde hayat duracaktır. Ardından tekrar "sûr"a üfürdüğünde bütün ölüler kabirlerinden yeniden dirilip mahşer yerine toplanmak için ilerleyeceklerdir. İşte şair böyle bir manzarayı ima ederek; bütün ölüler bu sesi duyup uyanacakları hâlde kendisinin bu sesi duyamayacak derecede sevgilinin aşkının şarabı ile mest olduğunu iddia etmektedir (mübalâğa). “Meğer” kelimesinin “ancak”, “illa” anlamı düşünüldüğünde, beyit “Onu İsrafil’in surundan başka bir şey uyandırmaz.” anlamına da gelebilir.
Sayfa 18 - YKY
Edebiyat
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Ahmed-i Dâi
Bu gice subha dek sâkî içelüm tolu sagrakı Kalursa süciden bâkî yazalum irte mahmûrî (Saki bu gece sabaha kadar dopdolu kadehi içelim, şaraptan arta kalırsa [onunla] ertesi gün mahmurluk açalım.) "Mahmûrî" [= mahmurluk] şarabın ve sarhoşluğun verdiği durgunluk ve sersemlik, "yazmak" ise dağıtmak demektir. Şarabın tesiri ile sızıp kalan sarhoşlar, sabahleyin uyandıklarında üzerlerindeki bu hâli gidermek için yeniden içtiklerinden "mahmurluk yazmak" ile bu durum kastedilmektedir. Şair eğer "süci”den [= şarap] "bakî" [= artık] kalırsa, onu da ziyan etmeyip güya mahmurluğu dağıtma bahanesiyle içilmesi niyetindedir. Şaraba müptelâ olanların hâlini tasvir eden bu beyit tasavvufî açıdan yaklaşıldığında, geceleri sabaha kadar Allah'a ibadet edip onu düşleyen Hak aşıklarının sabah yeniden aynı duygularla neşelerini sürdürmelerine delâlet edeceğinden, şairi haram işlemekle itham edecek tavizsiz dindarlara karşı çoktan kılıfını hazırlamış bir yapı arz eder.
Sayfa 18 - YKY
Edebiyat
Ahmed-i Dâi
Susaduk sâkî sun câmı vir içsün puhteler hâmı Gidersün âr ile nâmı şerâb-i nâb-i engûrî (Saki susadık, kadehi sun, pişkinlere ham şarabı ver içsinler; üzümün saf şarabı utanç ve şöhret kaygısını gidersin.) Gazel formu gelenek itibarıyla güzellerden, saki ve şaraptan bahseden şiirlere konu olur. Burada şair işret meclisindeymişçesine bir tavırla sakiye hitap etmekte ve ondan kadeh sunmasını istemektedir. Beyitteki "puhte" [= pişmiş, olgunlaşmış, kemale ermiş kimse yahut nesne] ile "hâm" [= çiğ, henüz olgunlaşmamış, taze] kelimeleri tam bir tezat oluşturacak bir biçimde seçilmişlerdir. "Hâm" ile kastedilen taze şaraptır. Şarap yıllarca durdukça olgunlaşacağından edebiyatta henüz yeni üretilmişine "hâm" [= çiğ] adı verilir. "Âr" utanma, "nâm" ise şöhret demektir. Şarap içildikten bir müddet sonra kişiye neşe ve cesaret verir, utangaçlığı giderir, hakkımda ne derler kaygısını bertaraf eder. Bu yüzden meyhaneler serbestçe hareket eden, keyfine göre davranıp nara atanlarla doludur. Fakat şarap aynı zamanda edebiyatta ilâhî aşkın sembolü olduğundan; bu hâlin tesiri ile kendinden geçip sarhoşçasına coşan dervişlerin hâlleri de görünüş itibarıyla pek farklı olmayıp aynı tabirlere sufiyane edebiyat ürünlerinde de bolca rastlanır. Bu bakımdan beyit her meşrepte okuyucu kitleleri tarafından rahatlıkla okunup meşrebe göre yorumlanacak bir özelliktedir.
Sayfa 18 - YKY
Edebiyat
Ahmed-i Dâi
Nasîhatlar kılur zâhid baña her dem be-mestûrî Velî bilmez ki bu 'âşık olupdur 'ışk ma'zûrı (Zahit bana kapalı olarak öğütler verir, fakat bu âşığın aşk özürlüsü olduğunu bilmez.) Klâsik şiir geleneğinde "zâhid" [= koyu sofu], dinî kaidelere sımsıkı bağlanıp taviz vermeyen ve kendisi gibi olmayanlan sürekli ikaz ve rahatsız eden bir tipi sembolize eder. Kıyafeti, davranışları, çevresine savurduğu tehditleri ile rindler tarafından hemen hiçbir zaman hoş görülmeyen bu tip, aynı zamanda bu konumunu şahsî menfaatlerine alet etmek ve samimî olmamakla itham edilir. Şairler onu bu haliyle dinen en büyük günah kabul edilen 'riya' kirine bulaşmış olmakla kınarlar. Sosyal hayatta daha çok imam ve vaiz gibi mesleklerle karşımıza çıkan bu tip, zaman zaman camiye uğrayan "rind" tipine kapalı üslûpta nasihatlar veya iğneleyici sözler dokundurmayı özel bir zevk hâline getirdiğinden, eski şiirimizde rint ve zahidin bu sürtüşmeleri orta oyununu andıran bir üslûp içinde binlerce beyitle sürüp gider. "Be-mestûri" kapalı olarak demektir. Bu ifadesiyle şair, zahidin kendisine "mestur" [= kapalı] bir üslûpla her fırsatta lâf dokundurduğunu ima etmektedir. Ardından da kendisinin âşık olduğunu, aşkın gam ve kederini defetmenin tek yolunun da içmek olduğunu belirterek bu sebeple mazur görülmesi gerektiğini öne sürmektedir. Dikkat edilecek olursa bu cevap aslında dinen hiçbir zaman geçerli kabul edilemeyecek bir mazeret olup aslında "zâhid"i çileden çıkartmak için özellikle sarf edilmiştir.
Sayfa 16 - YKY
Edebiyat
Ahmedi
Yir ü gök Ahmedî çün kim anuñdur Nedür meyhânede olmaz mı münâcât (Ahmedî! Madem yer ve gök onundur; ne sanki meyhanede Allah'a yakarılmaz mı?) "Münâcât" Allah'a yalvarıp yakarma demektir. Ahmedî ilk beyitte olduğu gibi son beyitte de yine sözü meyhaneye getiriyor. "Meyhanede Allah'a yalvarılmaz mı? Madem yer ve gök her yer Allah'ındır, öyleyse meyhane de Allah'ındır" diyerek orada dahi Allah'a yakarılabileceğine işaret ediyor. Halbuki şairin kapalı olarak asıl söylediği şey, Allah'a yakarmak için sesi yükseltmenin ve başkalarına bu hâli göstermenin anlamsız olduğu, gerçek yakarışın kimsenin görüp duyamayacağı bir yer olan gönülde yapılması gerektiğidir. Tabii şair her zaman olduğu gibi bu hâlleri anlamakta bir hayli yaya kalan sofuyu kızdırma amacıyla, buradaki meyhanenin dinen haram olan şarabın içildiği meyhane olduğu izlenimini uyandırmaya çalışmaktadır.
Sayfa 13 - YKY
Edebiyat