Seni terk eyle kim anı bulasın
Ki et-tevhîdü iskâtü'l-izâfât
(Kendini terk et ki onu bulasın. Çünkü "Birlik, ilintileri gidermekle olur".)
"İzâfe" ekleme, "izâfât" bunun çokluğu olarak eklemeler demektir. "Tevhîd" birlik, "iskât" ise düşürme anlamına geldiğine göre ikinci mısradaki ibare "Birlik, eklemeleri düşürmekle gerçekleşir" anlamına gelir. Kolayca anlaşılacağı üzere burada şairin kastettiği birlik, ilâhî birliktir. Kişinin gerçek anlamda Allah'ın birliğini kabullenmesi, gönlündeki diğer putları kırıp ortadan kaldırmasıyla gerçekleşir. Gönül Kâbesi, içinde bir sürü heykeller ve putlar bulunduğu hâlde Allah'ın evi olamayacağından oranın bir an önce bu engellerden temizlenmesi gerekir. Fakat dikkat edilecek olursa ilk mısrada öncelikle kişinin kendisini terk etmesi gerektiği tavsiye edilmektedir. Bir insanın kendisini terk etmesi, benliğini yani yukarıda şairin daha önce bahsettiği "hod-bîn"liğini terk etmesi demektir. Bundan kurtulmadıkça kişi kulluğunu idrak edip Allah'a kavuşamaz, "tevhid" yani Allah'ın birliğinin ne demek olduğunu kavrayamaz. Çünkü Allah'a ibadet maskesi altında farkında olmadan sürekli kendisine tapar.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İbâdetde sevâb isdeme ki olmaz
Ganî-yi Mutlakuñ işi mükâfât
(İbâdetinden dolayı sevap isteme, gerçek zengin olan Allah'ın işi mükâfat değildir.)
İrfan ehli kimseler kulun ibadetleri karşılığında Allah'tan mükâfat isteme hakkı olmadığı kanaatindedirler. Nasıl bir köle efendisinin verdiği bir iş karşılığında ondan bir şey isteme hakkına sahip değilse, insan da kendisini yaratan ve ona yaşama hakkını veren Allah'a karşı yerine getirdiği ibadetleri için bir şey talep edemez. Allah zaten gani ve cömert olup hakkı olana hakkını kendiliğinden teslim ettiğinden böyle bir konuyu düşünmek dahi gereksiz olduğu gibi bunun üzerinde pazarlığa girişmek edebe uygun düşmez. Hatta bu düşünceden hareketle gerçek âşıklar Allah'tan mükâfat olarak cenneti değil, kendilerini kulluğa kabul etmesini ve onlara cemalini göstermesini isterler. "Mükâfat" kelimesi dilimizde daha çok ödüllendirme karşılığında kullanıldığı halde, Arapça aslında aynı zamanda cezalandırma anlamına da geldiğinden; şair burada aynı zamanda "Allah kimseyi suçundan dolayı cezalandırmaz" gibi bir ifade kullanarak o devirde Batıniler arasında yaygın olan, Allah'ın kimseyi cehenneminde yakmayacağı yolundaki bir düşünceyi benimsemiş görünmektedir. Bu ifadeden amaç sözün nereye vardığını anlamaktan âciz bulunan cahil sofuyu bir kere daha kızdırmaktır. Gerçekte ise şair herkesin kendi cezasını kendi eliyle hazırladığını, insan bu dünyada bir kötülük işliyorsa bu kötülüğü ile kendi kendine zulmettiği gerçeğini ima etmektedir.
Zi muhlisler yiridürür harâbât
Ki yoh anda riyâ vü zerk ü tâmât
(Meyhane öyle bir halis kimseler yeridir ki orada riya, gösteriş ve boş lâf yoktur.)
İslâm dini "şirk"i yani Allah'a ortak koşmayı en büyük günah olarak görür. Şirkin de en tehlikelisi riyadır. "Riya" Allah'a samimî olarak değil de insanlar beni beğensin ve takdir etsinler diye yapılan ibadettir. Bu durumda kişi Allah için değil de, kendisini bu hâllerinden dolayı takdir edip beğeneceklerini umduğu insanlar için ibadet etmiş olur. Bu yüzden "riya" din ve ahlâk kitaplarında büyük bir günah, hastalık ve pis bir leke olarak gösterilip tarif edilmiştir. Dinin haram kıldığı şarap da "necis" yani pis olarak kabul edilmesine rağmen biri yıkanmakla temizlenip tövbe ile affedilen, diğeri ise insanın ruhuna işleyen ve kolay kolay temizlenip affedilmeyen bir kir ve günah olduğundan edebiyatta gerçek anlamda şarabın necisliği, riyanın yanında pek saf ve temiz kabul edilmiştir. Hiç kimse şarabın içildiği gerçek anlamdaki bir meyhaneye riya için gitmeyeceğine göre, edebiyatta meyhaneye gitmek, riya için mescide gitmekten de üstün tutulmuştur. Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, akait gibi dinî ilimleri çok iyi bilen bir bilgin olduğu eserlerinden anlaşılan Ahmedî bu beytinde böyle bir durumu ima ederek "harâbât"ın [= meyhane] "muhlis" yani saf ve halis kimselerin yeri olduğunu ve orada riya, "zerk" [= iki yüzlülük] ve "tâmât" [= boş lâflar] bulunmadığını ifade etmektedir. Aslında şair zahirde bunu söylemekle birlikte, edebiyatta meyhanenin aşk şarabının içildiği gönül anlamında bir sembol olarak kullanıldığı düşünülecek olursa; bu ifadeyle aslında "Gönül halis kimselerin mekânıdır. Orada gösteriş olmaz, iki yüzlülük olmaz, boş lâflar da söylenmez" demek istemektedir. Gerçekten de insanın gönlünde olanı kimsenin, daha
Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz
Biz ehli harâbâtdanız mest-i Elest'iz
(Bizi üzüm suyu ile sarhoş oldu sanmayın.
Biz meyhane sakinleriyiz ama bezm-i elest sarhoşlarıyız.)