Çok utanıyorum. O adam yine girdi rüyama. Çırılçıplaktı. ‘Ben ayna olsaydım, senden başka hiç bir şey göstermezdim.’ dedi. Kalbime değdi bu söz. Hem gönlüm hem sütüm aktı. Sonra yavaş yavaş yanıma yaklaşmaya başladı. Hayatımda küçük kardeşlerim hariç hiçbir bir erkeği çıplak görmemiştim. Onu öyle görünce hem kıskandım hem de arzuladım. Ama en çok utandım, günaha giriyorum diye korktum. Neyi kıskandığımı düşünürken burnuma ekşi elma kokusu geldi, onun erkekliğini kıskandığımı anladım. O bana yaklaştıkça ayıkladığım fasulye taneleri, kalın parmaklarımın arasından tencereye dökülüyordu. Uyandığımda kendimi diri diri bahçedeki elma ağacının altına gömmek istedim.
Gülbadem zamanı tüttürdü; bu eve geldiği günü düşündü. Kaderin ağırlığı altında ezilen otlara, yerdeki yaban eriklerine, sedirin köşesindeki çıkıntıya geçirilmiş tespihe, yasa batmış çiçeklere baktı… Her şey ölümün soğukluğuyla kaplanmış gibi kıpırtısızdı.
Tren garına vardığımda kar yeniden başlamıştı. Beyaz topaklar saçlarımı boyadıkça, beynimde dönüp duran kuduz kelebek de bu durumdan ilham alarak tüm tozlarını döküyordu. Elimde pastel turuncu, dikişleri patlamak üzere olan valizimde, başka, uzak bir şehirde yeniden diriltmek umuduyla taşıdığım ölüler vardı. Belki de on parçaya ayrılmış kendimi taşıyordum.