Canım, Fyodorcum Dostoyevski.. Bu okuduğum dördüncü kitabı henüz ama en çok bunu sevdim. Bakmayın uzun sürdü bitmesi, hayatımdaki kaoslarla ilgilendiğimden Karamazovların kaosuna ancak sıra geldi. Aslında Karamazovların kaosu değil sadece, yavaş okumak ne okuduğunu anlamaya da yarıyor. Böyle de legalleştirmiş olalım gecikmeli okumayı. Ne diyordum Dosto aslında içindeki kaosu, üç farklı ucu, bir insan aynı anda tek bir şey olmaz’ı veriyor okuyucusuna. Üç kardeş de kendisi aslında. Sanat biraz da bu değil mi? “Bu ben değilim; o, ama hoş gör onu. Ben de onun üzerinden görüldüğümü, anlaşıldığımı bileyim.”cilik. Sanat budur. Gördüm seni, senleri.. Sosyalist tarafını, eleştirel tarafını, dine yaklaşımını ve kaçışını aynı dinden ve yine de İncil’den kopamayışını, sevilmeyişini, sarhoş babanı, annesizliğini, Zossima üzerinden verdiğin ordu deneyimini, maddi sıkıntılarını, evlat acını, sürgün ve hapis cezalarını… Acının insanı derinleştirdiğini konuşuruz çok sevdiğim bir dostumla. Haklıyız, genelde, özellikle bu konuda. Bu nasıl derinlik! Ama aynı zamanda başka birileri de der ki: “Derin acılar dilsiz olur.” Bu demek değil imiş demek ki derin acısı olan her kişi sessiz olacak, bağrına taş basacak. Öyleyse bile sende iyi ki olmamış Dostoyevski. İyi ki yazmışsın, iyi ki duyuyoruz yüreğinin sesini 145 yıllık mış’lı geçmişten.
Senin bir sözünle bitirmek istiyorum:
“İnsanı en çok acıtan şey hayal kırıklıkları değil, yaşanması mümkünken yaşayamadığı mutluluklardır."
Keşke’yi sana ayırdım; keşke yaşayabilseydin..
Umarım’ı bize saklıyorum; umarım yaşarız..
Hepimiz birer Karamazov, tutunabilmek umudunda..