Bunlar aslında birer işkence değil, birer kimlik denetimi gibiydi.
Ve her tokatla birlikte, kimliğimden, benliğimden, ruhumdan bir şey kayboluyordu.
Bir kez, bir asker ağzımı sıkıca kapatıp, bana tükürdü. "Bu, senin gibilerin hak ettiği şey," demişti.
O an, içimde bir şey koptu. Kırıldım. Ama o kırılma, bana bir şey öğretmişti: Kimliğim, acıya dönüşüyordu. Bir hakaret, bir hakir görülüş, bir onursuzluk halini alıyordu. O an, gerçekten de fark ettim ki, biz, Kürtler, burada sadece yaşamak değil, “var olmak” için bile savaşıyorduk.