-Dikkat! Spoiler içerir.-
Jack London'ın okuduğum ilk eseri. Baştan sona müthiş bir akıcılık. Martin'in tutkusu, yaşadığı değişim ve dönüşüme tanık olmakla beraber içerisinde sosyolojiden psikolojiye felsefeden siyasete pek çok farklı konulara değinmesiyle oldukça ufuk açıcı. Çevirmenin eklediği notlar da tüm bunları derinlemesine anlayabilmemize ve ilişkilendirebilmemize çok büyük katkı sağlamış.
Kitabın temelinde olayların seyrini başlatan mesele olan Martin'in Ruth'a olan aşkı seven bir erkeğin ne kadar çabaladığının muazzam bir kanıtı. Martin'in Ruth'a olan aşkının tamamen kendi zihninde yarattığı bir yanılsama olduğunun farkına varması ise oldukça zaman aldı. Aşkın gözü kördür dedikleri bu olsa gerek. Ruth Martin'i terk etmeden önce bu üne ve şöhrete sahip olabilseydi ve beraber olabilirselerdi Martin'in kaderi yine değişmeyecekti bence. Ruth her ihtimalde bir noktada Martin için hayal kırıklığından ibaret olacaktı.
Martin'in Ruth ile karşılaşmadan önceki içine doğmuş olduğu, varoluşsal sancılar çekmeyen, olduğu gibi kabul ettiği hayatı daha mı huzurluydu? Hayatı tanımlamak, anlamaya çalışmak, gerçekleri görmek, daha çok okumak, daha çok farkına varmak mutluluğu getirdi mi? Bana kalırsa cehalet mutluluğu getirir. Martin en başında Ruth'la beraber olabilmek için düzenli bir işe girmeyi kabul etmiş olsaydı, o burjuvazi sınıfının içerisinde pek tabii mutlulukla yaşayıp gidebilirdi. Çok okumak, çok bilmek, kendini geliştirmek, azimle çalışmak, erdem sahibi olmak, nitelikli eserler yazmak toplum tarafından kabul görmenin kıstasları olmadı maalesef. Martin'in gördüğü itibar eserlerinin onları anlamayan bir toplulukça anlık bir moda haline gelmesinden ibaretti ve bu bunu fark edebilen birisi için korkunç bir durum. Zaten bu duygudurumun nasıl bir nihayete erdiğini