“Neşelenmek için çok geç!”
“Sebep!”
“Kaçırdık çünkü.”
“Neyi kaçırdık be adam!”
“Mutluluk trenini.”
“Hay senin kurumuş, bayat edebiyatına!”
“Hem artık gündüzler de yok.”
“Gündüzlere ne oldu!”
“Çaldılar. Bir seher vakti gelip, koydular körpe doğmuş güneşi torbalarına. Bıraktılar bizi kızılca kıyamette.”
“Gündüzleri de mi çalınır oldu artık (her iki manada )! Desene, o yüzden üstünde güneş batmaz diyorlar ülkelerine.”
“Geçmişleri zaptedip vagon vagon götürdüler. Gelecekleri çalıyorlar paşam , gündüzlere mi takıldın!”
“Gelecekleri nası… Oo … Sus sus tamam, çıkmış aklımdan. Bu coğrafyada en kolay gelecekler çalınır.”
Sustum, sustular. Her sabah aynada , sadece benim gördüğüm benler bana bakıyor. Söz hakkı verilmemiş , köşeli seslerin sahibi benler de susmuyorlar.
Benim gözümle bakıp farklı görüyor, sesimle konuşup farklı söylüyorlar. Ne kadar kalabalık bir yalnızlık!
Ama yetmez , bir ben daha lazım bana.
“Bırak artık sabahları aynadaki aksinle cebelleşmeyi . Allah’tan kimse duymuyor bu deli saçması hezeyanları. İnsanlar görse ne der!” Diye azarlamalı beni.
“Umrumda değil!
Mühürlü gözlerin ardına düşmüş tepetaklak gerçekliğin de sevdalısı değilim artık.”
“Aman, ukala dümbeleği! Bil bakalım , ufacık bir gecikme kimin patronunun umrunda !”
“Başladık gene…”
Hilal Aktaş