“Bu kaba saba, cahil adam kendisini yavaş yavaş, onca yıldır zihninin iç ufkunu oluşturan kasvetli görüntülere indirip çıkaran o düşünceler silsilesinin net bir şekilde farkında mıydı? İçindeki hareketliliğin, orada yaşananların bilincinde miydi?
Bunu söylemeye cesaret edemeyeceğiz; hatta buna inanmıyoruz. Yaşadığı bu kadar felaketten sonra bile , düşüncelerini netleştiremeyecek kadar cahildi. Bazen, neler hissettiğini bile tam olarak anlayamıyordu. Karanlıklar içindeydi, orada acı çekiyor, orada nefret ediyor, adeta her şeyden nefret ediyordu. Genellikle, bir kör ya da uyurgezer gibi etrafını elleriyle yoklayarak bu karanlıkta yaşıyordu. Sadece, ara sıra, iç ve dış etmenler sayesinde bir öfke sarsıntısı, bir keder artışı yaşıyor, aniden tüm ruhunu, her yanını, önünü ve arkasını aydınlatan ve korkunç bir ışığın huzmeleri sayesinde kaderinin iğrenç uçurumlarını ve kasvetli görüntülerini yansıtan solgun ve hızlı bir şimşeğin etkisini hissediyordu.
Şimşek geçip gittiğinde, gece yeniden çöküyor ve nerede olduğunu bilemiyordu.
Bu benliğin acımasız, yani sersemletici yanı baskın olan kederlerinin özelliği garip bir değişimle insanı yavaş yavaş vahşi ve yırtıcı bir hayvana dönüştürmesiydi..”
“İnsanlar ona yalnızca zarar vermek için yaklaşmışlardı. Onlarla girdiği her ilişkide bir darbe almış, çocukluğundan, annesinin, ablasının yanında yaşadığı dönemden beri tek bir dostça söze, iyi niyetli bir bakışa rastlamamıştı. Zamanla, acı çeke çeke, hayatın bir savaş olduğuna ve kendisinin bu savaşta yenildiğine inanmaya başlamıştı. Kininden başka silahı olmadığı için onu bilemeye ve beraberinde götürmeye karar vermişti.”