Yaşamak, insanın hayat karşısındaki kırılganlığını da, dayanma gücünü de aynı anda hissettiren çok etkileyici bir roman. Yu Hua, sıradan bir ailenin yıllar boyunca yaşadığı zorlukları anlatırken aslında bize şunu fark ettiriyor: Bazen hayat insana çok ağır şeyler yaşatıyor ama yine de bir şekilde ayağa kalkıyoruz. Bu gücü de çoğu zaman içimizdeki sevgi, sabır ve hayata tutunma isteği veriyor.
Kitabın dili sade ama okuyucuya hissettirdikleri hiç de sade değil. Her bölümde hayatın başka bir yüzünü görüyorsun; mutlulukların ne kadar kısa, acıların ne kadar uzun olabildiğini, ama yine de insanın içindeki umut kırıntısının sönmediğini fark ediyorsun. Yazar hiçbir şeyi dramatik hâle getirmeye çalışmıyor; tam tersine, gerçekliğin kendi ağırlığı zaten sayfalara işliyor.
Karakterlerin yaşadıkları seni ister istemez düşündürüyor: insanı güçlü kılan şey gerçekten ne? Roman bu sorunun cevabını doğrudan vermiyor ama okur kendi içinde bulmaya başlıyor.
Yaşamak, kapattıktan sonra uzun süre zihninde ve kalbinde yer eden bir roman. Hem yaşamanın ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor hem de insanın içindeki dayanıklılığa sessizce bir saygı duruşu gibi. Güçlü bir hikâyeye ihtiyaç duyduğun her anda okunabilecek bir kitap.
Kore edebiyatı okumayı çok seviyorum. Çünkü insanı rahatlatıyor, huzur ve mutluluk veriyor. Bu kitap da aynı şekilde çok güzel hem etkileyici bir anlatımı var hem de akıcı Kore edebiyatı okumayı seviyorsanız bu kitabı da okumanızı tavsiye ediyorum
Bu sene okuduğum en beğendiğim 5 kitap arasına kesinlikle girdi. Kitap da ihanet, dostluk, kıskançlık gibi konular ele alınır kitabı çok beğendim herkese tavsiye ediyorum.
sadece bir hikâye anlatmaz; sanki seni tanıyormuş gibi sayfalarının arasına saklanmış bir duyguyu ortaya çıkarır. Aradığın Şey: Kütüphanede Saklı tam olarak böyle bir kitap. Okurken bir an durup iç çekiyorsun, çünkü satırlarda kendine ait bir parça buluyorsun.
Kitap, sessiz bir kütüphanede başlayan gizemli bir keşfin izini sürerken, aslında en çok insanın iç dünyasını, bastırılmış anılarını ve kalbinde susturduğu duyguları konu alıyor. O eski defter yalnızca karakterin geçmişini değil, bizim de unuttuğumuzu sandığımız parçaları yavaşça önümüze seriyor.
Her şey o kadar sakin, o kadar yavaş akıyor ki... Ama tam da bu yavaşlıkla, her cümle kalbe dokunuyor. Kütüphane bir mekândan çok daha fazlası; orası bir bekleyişin, bir özlemin, hatta bazen pişmanlığın simgesi gibi. Sayfalar ilerledikçe bir defteri değil, sanki kendi içimizi açıyoruz.
Yazar, hatırlamanın acısını da, güzelliğini de aynı anda hissettiriyor. Bazen bir satırda durup uzun uzun düşündüm.
Bu kitap, olaylardan çok duygularla ilgilenen okurlar için bir hazine. Kitabı bitirdiğimde içimde tarif edemediğim bir sessizlik vardı; kelimeler susmuştu ama duygular uzun süre yankılandı.
Bazı kitaplar vardır, birinci kitabın bıraktığı yerden kalbini alır ve bu kez daha derinlere, daha karanlık ama bir o kadar da gerçek bir yere götürür. Güneşi Uyandıralım, Şeker Portakalı’nın minik Zezé’sinin büyümeye başladığı, çocuklukla yetişkinlik arasında sıkışıp kaldığı o sancılı dönemin hikâyesi. Bu kitapla birlikte Zezé büyüyor ama sanki büyüdükçe biraz daha yalnızlaşıyor.
Zezé artık eskisi kadar çocuk değil ama henüz tam anlamıyla yetişkin de değil. Hayal gücüne, Minguinho’ya sığınmıyor artık; bu kez içini kurcalayan gerçeklerle, hayatın yüzüne çarptığı duvarlarla baş başa. Kalbinde hâlâ çocukluk özlemi, ama gözlerinde yavaş yavaş yerleşen bir olgunluk var. Bu geçiş dönemi öylesine güzel ve sarsıcı anlatılmış ki sayfalar arasında kendimi bazen kaybolmuş hissettim.
Zezé'nin iç dünyasında taşıdığı acılar daha da derinleşmiş. Kalbinde hâlâ Portekizli’nin acısı var. Ama artık ona sarılabileceği bir portakal ağacı da yok. Bu kitapta Zezé’nin yalnızlığı, sevgisizliği ve içsel çatışmaları daha ağır bir tonla anlatılmış. Gülmek zorunda kalmanın, güçlü görünmenin, içindekileri bastırmanın yükü o kadar gerçek ki… Sanki yazar sadece Zezé’yi değil, bizim içimizde büyüyememiş çocukları da anlatıyor.
Maurice karakteriyle birlikte, Zezé'nin bir yetişkinle kurduğu o derin ve özel bağ yeniden can buluyor. Ama bu ilişki, Portekizli’den farklı bir düzlemde. Maurice, Zezé’nin hayatındaki boşluğu biraz olsun dolduruyor ama yine de o boşluk tam kapanmıyor. Çünkü bazı eksikler tamamlanamaz, bazı acılar unutulmaz.
En çok da şu cümle içimde yankılandı:
“İçimde bir yerde hâlâ küçük bir çocuk ağlıyordu ama kimse duymuyordu.”
İşte bu satır, Zezé’nin büyüdükçe yaşadığı en büyük gerçek: Kalabalıklar içinde yalnızlık. Sevgiye duyulan o bitmek bilmeyen özlem. Ve belki de çocukluğun