... Biz bedenimizin güçlenmesini, duygularımızın mutluluğunu engelleyecek hiçbir şey yapmamalıyız, yapmak istemeyiz de. Kendimizi, yaşama sevincimizi alıp götürecek, ruhumuzu karartıp içindeki aydınlığı alacak, bedenimizle kafamızı çatışmaya sürükleyecek her şeyden korumalıyız. Düşünmenin ölümcül bir hastalık olduğunu, insanın değerini küçülttüğünü papalagi, kendi kendine kanıtlıyor.
Doğru düşünseydi, elimizle sıkı sıkıya tutamadığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını bilmesi gerekirdi. Aslında hiçbir şeyi sıkı sıkıya tutamadığımızı da. Sonra, Tanrı'nın bu büyük evini herkes içinde kendine bir yer bulsun ve mutlu bir yaşam sürsün diye verdiğini de görebilirdi. Bu evin yeterince büyük olduğunu, herkesin payına bir lekecik de olsa güneş ışığı, bir tutam mutluluk düşeceğini; herkes için hiç yoksa küçük bir palmiye gövdesi ve tabii ayaklarını basabileceği bir yer olduğunu görebilirdi. Tanrı'nın istediği ve belirlediği şekilde.
Tanrı nasıl olur da çocuklarından birini unutur?
Ama yine de birçokları, Tanrı'nın onlara bahşettiği topraktan küçük bir parça edinmek için didinip durur.
Beyazların dünyasında insanların ağırlığı yalnızca parasıyla, o parayı her gün ne kadar arttırabildiğiyle ve hiçbir depremin zarar veremeyeceği kalın demir kutunun içinde ne kadar biriktirebildiğiyle ölçülür.
Yiğitliği, soyluluğu ya da zekasının parlaklığıyla değil.