Tomie’nin ikinci cildinde beni asıl sarsan şey artık onun geri dönüp dönmeyeceği değil; kaç farklı biçimde geri dönebileceğidir. İlk kitapta bedenin parçalanması bir şok etkisi yaratıyordu, burada ise tekrar eden bir yasa gibi işliyor. Sanki ölüm, Tomie evreninde istisna değil, sıradan bir durak hâline gelmiş. Bu da korkuyu biyolojik olmaktan çıkarıp metafizik bir düzleme taşıyor.Bu ciltte Tomie artık tekil bir figür olmaktan çok, çoğalan bir ilke gibi hareket ediyor. Aynı yüz farklı bağlamlarda beliriyor; her seferinde aynı ben, aynı bakış, ama başka koşullar içinde. Bu durum beni şu soruya götürüyor: Kimlik nedir? Bedensel süreklilik mi, hafıza mı, yoksa yalnızca tekrar eden bir form mu? Eğer bir varlık sonsuz kez yeniden üretilebiliyorsa, hâlâ “biri” midir, yoksa artık bir kategoriye mi dönüşür?
Junji Ito burada neredeyse Platoncu bir tersyüz etme yapıyor gibi geliyor bana. Tomie tek bir özün kopyaları değil; kopyaların kendisi öz hâline geliyor. Orijinal diye bir şey kalmıyor. Her Tomie hem gerçek hem de sahtedir. Bu, modern dünyadaki kimlik çoğalmasını, dijital avatarları ve sürekli yeniden kurulan benlikleri düşündürüyor.İkinci ciltte erkek karakterlerin Tomie’ye duyduğu arzu daha da mekanikleşir. İlk kitapta tutku bireysel bir delirme hâliyken burada neredeyse otomatik bir refleks gibi işler. Bakış, isteme, sahip olma ve yok etme arasında kısa devre oluşur. Sanki özgür irade devre dışı kalmıştır; arzu artık bir seçim değil, programlanmış bir dürtüye dönüşür.Bu noktada Tomie’nin kendisi de yalnızca fail değildir; kendi çoğalmasının tutsağı gibidir. Parçalanmak onun için bir son değil ama bir kurtuluş da değildir. Aynı yüzün tekrar tekrar sahneye sürülmesi, bana sonsuzluğun bir armağan değil, varoluşsal bir kapan olduğunu düşündürüyor. Heidegger’in ölümle kurduğu