O hüzünlü ay ışığında babasının boynuna sarılıp başını göğsüne yasladı. Tıpkı güneş ışığının, -tıpkı fâni insan ömrü denen o ışık gibi- gün doğumunda da gün batımında da hüzünlü olması gibi, ay ışığı da hep hüzünlü değil midir zaten?
Çok sıcak bir gündü, meraklı ve maceraperest arayışlarını madamın yanındaki küçük yapış yapış bardaklara kadar vardıran küme halindeki sinekler ölüp ölüp bardağın dibine düşüyordu. Onların bu dünyadan göçüp gitmesi, gezintiye çıkmış olan diğer sinekler üzerinde hiç mi hiç etkili olmuyordu; onlarla aynı kaderi paylaşana dek -sanki fil ya da alakasız başka bir hayvanlarmış gibi- hiç istiflerini bozmadan, havalı havalı bakıyorlardı ölü sineklere. Düşününce, sineklerin pervasızlığı ne tuhaftı, belki de o sıcak yaz gününde saraydakiler de başlarına geleceklerden bir o kadar habersizlerdi.
“Bırakın da, şu pusulası şaşmış hayatımın sonuna kadar size kalbimi açtığım günün hatırasıyla yaşayayım; içimde, bana acıyıp üzüleceğiniz bir şeylerin kalmış olmasıyla teselli bulayım. “