Ruh, günahlar evinde ikamet eden bir gölgeden mi ibaretti? Yoksa Giordano Bruno’nun dediği gibi, aslında beden mi ruhun içindeydi? Ruhun bedenden ayrılması bir muammaydı, tıpkı bedenin ruhla birleşmesinin bir muamma oluşu gibi.
Evet, genç adam vaktinden önce olgunlaşmıştı. Daha baharda hasat vermeye başlamıştı. Gençliğin ateşiyle gürül gürül akıyordu ama diğer taraftan da benliğinin bilincine varmaya başlamıştı. Onu izlemek çok keyifliydi. O güzel yüzü ve ruhuyla insanda hayret uyandıran bir varlıktı. Sonunun nasıl olacağı, kaderinde neyin yazılı olduğu kimin umrundaydı? Bir gösterideki ya da tiyatro oyunundaki o güzel karakterler gibiydi; sevinçleri bize yabancı olsa da acıları estetik duygumuza hitap eden, yaraları kırmızı güllere benzeyen o karakterler gibi.
Günümüzde insanlar benliklerini sinsice kuşatan sağduyudan ölüyor; aslında asla pişman olunmaması gereken tek şeyin hataları olduğunu anladıklarındaysa iş işten geçmiş oluyor.