Yazın bisiklet sürmeyi, kışın yürüyüş yapmayı, karikatür dergilerini, Doctor Who ve Gumball izlemeyi, Van Gogh’un Yıldızlı Gecesini, bunların yanı sıra çay içmeyi çok severim.
Geçen gün Cavidan'ın evlenmesini anlatıyordum. "Sevişmiyorlarmış" demesin mi! Şaştım. "Sen hiç gerçekten sevişen iki kişinin evlendiğini gördün mü? Ben görmedim" dedi.
-Ben o evi biliyorum, dedi. Üç oda, bir mutfaklı değil mi?
-Nerden biliyorsun?
-İçinde oturanları tanıyorum. Erkek en yakın lisede İngilizce öğretmeni. Karısı, onunla evlensin diye okulu bıraktı. Sevişerek evlendiler. İki çocukları var: Biri kız, biri oğlan. Erkek akşamları eve elinde paketler, kese kağıtlarıyla döner. Yemek yerler. Çoğu geceler adam ya öğrencilerin yazılı ödevlerini düzeltir, ya da gazete okur. Arada, "Bu yıl kömür kıtlığı olacakmış!" diye mırıldanır. Kadının kucağında hep yamanacak bir şeyler bulunur. "Uğrunda fakülteyi bıraktığım bu rahatına düşkün adam mıydı?" diye düşünür. Sonra dalar. Bir gün okula giderken otobüste bir genç gözünün içine içine bakmıştı. "Neden kaşlarımı çattım ona, diye hayıflanır, onunla belki başka türlü olurdu." Ya birlikte uyudukları yatak... Erkek karısının değiştiğini, okula yeni verilen tarih hocasını düşünür. Kadın otobüsteki gençledir...
-Sus, dedi Güler, yeter!
-Evin kapısındaki sarı kağıdı görmedin mi? Oğlan beş gün önce hastalanmıştı. Doktora verilecek paraya acımışlar, geçer demişlerdi. Oysa kızamıkmış.
-Neden bu kadar kötümsersin?
-Sen neden değilsin? Çevrene bakmıyor musun? En mutlu görünenlerine bile? Bütün bunlar üç oda, bir mutfak, iki çocuk düşü ile başlıyor. Sonra? Haydi bayanlar, baylar! İyi geceler. Yarın gene bekleriz.
-Ben başkayım.
-Ben de başkayım. (Fatma'ydı bu.)
-Doğru, hep başkayız. Ayak bastığımız her yer dünyanın merkezi oluyor. Her şey bizim çevremizde dönüyor.