Dumanlar yükseliyordu. Alevler etrafta boğucu bir sis bırakmıştı. İçinde bulunduğum beyaz kabin ise tonunu griye çalmıştı. Ölüyor muydum? Yoksa zaten çoktan ölmüş müydüm… Yokmuydu beni kurtarabilecek herhangi biri? Hiç kimse mi yoktu? Bir kuş bile ötemez, yerimi belli edemez miydi? Kurtarılmayı beklemek miydi acizlik sizce, yoksa ümit etmek mi?
Derin düşüncelerin içerisinden sıyrılmış olsam belki de çoktan kurtarmıştım kendimi. İstemiş miydim ki yaşamak? Ölüm ile yaşam arasındaki o çizgide durmak… Kolay mı sanardınız? Değildi. Hem de hiç değildi. Yaşamak da istemedim aslında ben biliyor musunuz. Lakin kurtarılmayı da herkesten çok istedim. Biri olsun istedim. Yanımda yada uzakta olsa bile nefesi yakınımda olsun istedim. Sarmalamak istedim… Sarmalanmak istedim.
Alevlerin arasında nedense üşüdüğümü hissettim. Camların buğusu sanki alevlerden değil, soğuktandı. Nasıl bir histi bu böyle? Yanarken donmak, parmak boğumlarımı titretiyordu. Gözlerimse pencerenin ardındaki insanları arıyordu. Birçok silüet vardı. Ama kimse içeri girmiyordu. Kimse kapı tokmağına uzanmıyordu. Adım bile çağrılmıyordu. Vakit geçtikçe geçiyor, ben hâlâ kimsenin ağzından o birkaç kelimeyi duyamıyordum. Hayat bana kötü bir oyun oynuyordu sanki. Bu basit bir oyun değildi. Asla olamazdı… Çünkü gerçekten ölüyordum.
Sonra bir gölge kapladı etrafı. Biri miydi o? Yoksa bilinçaltım bana tekrar mı oyun oynuyordu? Bu sefer yanılmadım. Biri geliyordu. Gölgesinin aksine daha zayıftı ama çok da cesurdu. Yutkundum. Ben miydim bu? Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Zihnimin içinden sıyrılıp dumanların arasında karıştım o an. Şu an fark ediyorum. Ben aslında kurtaran kişiydim. Ölen ise geçmişimdeki çocukluğum. Ölmüştü gerçekten. Kurtarılamadan, başı okşanamadan. Ama ben hâlâ buradaydım. Kapının ötesinde, küçük