Hayat, hastalıklı bir insanın yorgun gözlerini yakan güçlü bir ışık gibiydi. Uyanık geçirdiği her an, etrafında ve üzerinde çiğ bir öfkeyle parlıyordu. Acıtıyordu. Dayanılmaz bir acı veriyordu.
Haritasız ve dümensiz kalmış, gideceği limanı olmayan bir gemiydi. Kendini akıntıya bırakıp sürüklenmek, en azından hareket etmek, hayatta kalmak demekti ki içini acıtan şey de zaten buydu; yaşamak.
"...nihai hakikati asla bilemezsiniz. Doğduğumuzda zihinlerimiz boştur. Görüngüleri, yani fenomenleri, ancak beş duyumuz sayesinde oluştururuz. Doğuştan zihnimizde olmayan numenleriyse almanın bir yolu yoktur ve..."