Bir boğulmaydı bu. Ağaçların tomurcuklandığı bu içeri kapanma günlerinde, beni de ilkbaharın sabırsızlığı sarmıştı. Bir halsizlik, göğsümde bir sıkışıklık, bütün vücudumda bir karıncalanma, basit, büyük ve başka bir mutluluğa karşı özlem... Özlem mi yoksa hatırlama mı? Hiç kuşkum yok, salgılarıyla sarılmış tırtıllar da, sırtlarında iki yara gibi kanatlarının açıldığını duyarken tomurcukların kabardığı bugünlerde aynı şehveti, aynı acıyı duyarlar.
Denize vardım; kıyıdan kıyıya aceleyle yürüyordum. Deniz kıyısında yalnız başına yürümek güçtür; her dalga ve gökteki her kuş bağırıp insana borcunu hatırlatır. Başkalarıyla yürürken güler, konuşur, tartışırsın; gürültü olur, dalgalarla kuşların ne dediğini duymazsın, belki de o zaman hiçbir şey söylemiyorlardır. Sizin bir söz kalabalığının içinden geçmekte olduğunuzu görüp susarlar.
Büyük konuşmacılar ve büyük ozanlar da aynı biçimde ve hep ilk kez görürler. Önlerinde her sabah yepyeni bir dünya bulurlar; bulurlar değil, onu yaratırlar.
İçimden böyle bağırıyor ve yazmaya başlıyordum. Bu artık yazma değil, canavarı derinliklerimden çıkaracak bir savaş, zalim bir kovalamaca; sarma ve söküp atmaydı. Sanat, gerçekte, bir büyü oyunudur. İçimizde pusuya yatmış karanlık güçler oturmaktadır; öldürmek, yıkmak, öç almak, saldırmak için her zalimce davranışımızda sanat tatlı flütüyle gelip bizi kurtarıyor.