"Canavarın kalbini istiyorum."
"Canavarların kalbi yoktur, Luxuria."
Luzia, vampirler ve insanların bir arada yaşadığı bir dünyada, ıssız bir şatonun müzesinde müdür olarak çalışmaya başlar.
En yakın arkadaşı Reyna ve onun vampir sevgilisi Vaha ile sakin bir hayat sürerken, şatonun asıl sahibi ve tarihin en eski vampirlerinden biri olan Sidra Dekalton geri döner. Üstelik bu, Luzia'nın geçmiş hayatında kendisini kalbinden hançerleyen kişiyle tekrar yüzleşmesi anlamına gelir.
Şimdi hem kalp ağrılarıyla hem de gece ışığı bağımlılığıyla mücadele ederken geçmişin ve Luxuria'nın peşine düşmek zorundadır...
Öncelikle, karakterleri önceden tanıyordum ve bu kitabı merak edip okumamın en büyük sebeplerinden biri de buydu. Bir diğer sebep ise kitabın, en sevdiğim fantastik evrenlerden birine sahip olmasıydı. Hikâye oldukça akıcıydı; hiç sıkılmadan okudum.
Bazı bölümler hızlı geçmiş olsa da bu beni rahatsız etmedi.
!BURADAN SONRASI OKUMAYANLAR İÇİN SPOİLER İÇERİR!
"Peki siz, sizi ele vereceğimden korkmuyor musunuz, Bay Dekalton?"
"Kalbin ellerimde, Luxuria."
"Sidra!"
"Hepsini öldürdün."
Daren ve Nova'nın sahnesi benim için kitabın en tatlı ve güzel bölümlerinden biriydi. Ancak beni en çok şaşırtan ve üzen kısımlar kesinlikle son üç bölümdü. Luzia’ya gerçekten üzüldüm ve birden Luxuria’yı hatırlaması bana biraz garip hissettirdi. Kitap boyunca Luzia'ya fazlasıyla alışmıştım çünkü…
Genel olarak bu kitabı çok sevdim. İlk duyurusu yapıldığında beklentim çok büyüktü ve kitap beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. İkinci kitabını büyük bir heyecanla bekliyorum. Kitap, her karakteri ve olayıyla sizi içine çekiyor. Özellikle fantastik edebiyatı ve vampir evrenlerini sevenlere şiddetle tavsiye ederim! ☆