• Ben kişi oluşu, kişi olmayışta buldum.
    Neticede kişi oluşu, kişi olmayışta dokudum.

    Yazmada kenara bir beyit eklenmiştir:
    Bütün padişahlar, kendi kulunun kuludur. Bütün insanlar, kendileri için ölenler için ölür.
  • Öncelikle sorulması gereken soru şu: Bir şiirde ne arıyoruz? Ustalıkla seçilmiş cinaslar, kafiyeler? Söz oyunları? Dörtlük, beyit, serbest nazım?

    İkinci soru ise: Yazarları veya bir "şeyleri" başarıp bir "yerlere" gelmiş insanları ötekileştirir misiniz? Olumsuz anlamda değil, kastettiğim şey sizden çok farklı bir dünyada yaşadıklarını düşünüp düşünmemeniz. Sanki ömrümüz boyunca onunla aranızdaki yegane köprü, onun okuduğunuz kitapları. Hele de sahibi ölmüşse...

    Oruç Aruoba ile benim durumum da buna benzer. Kendisini ilk defa okuyor olsam da daha önce duyduğum için bana göre o da "ötekilerden" biriydi. Ama biyografisine bakınca Hacettepe Psikoloji'den mezun olduğunu görünce şaşırdım. Niye? Hacettepe PDR okuduğum için sanırım. Hâl böyle olunca da Aruoba, ötekilerden çıktı, biraz daha yakına geldi.

    Kitabın adı "de ki işte". Kitabı elinize alıp okumaya başladığınızda görüyorsunuz ki aslında kitap 3 bölümden oluşuyormuş ve bölümlerin adı da sırasıyla "de", "ki" ve "işte." İlk bölümde ölüm üzerine şiirler (aforizma demek daha doğru), "ki" bölümünde yaşam üzerine aforizmalar, "işte" bölümünde ise felsefe üzerine aforizmalar ve anektodlar var. Kitaptaki bölümler şiir gibi yazılsa da, estetikten çok anlamla dolu. İlk iki bölümü keyifli bir şekilde okuduktan sonra ben gibi pek felsefî metin okumaya alışkın olmayanlarımız Felsefe bölümünde biraz bunalabilir. Ama öyle kısımlara geliyorsunuz ki... İşte bu incelemeyi de böyle bir anektodla bitirmek isterim. Felsefî yaşam nedir, bir türünü görelim:

    "Oidipus'un işlediği günahın bilinçlendirince, bedel olarak kendi gözlerini çıkarması; yani kendini öldürmek yerine, kendini kör yaşamak zorunda bırakması, derin bir düşünce barındırıyor: Bilinçliliğin gereklerini (yani felsefeyi) yaşamak, yaşamın içinde ölümü yaşamaktır."
  • Sarı renkli atlas yastığın üzerine koyu renk bir ibrişimle ve Arap harfleriyle işlenmiş şu beyit göze çarpıyordu:

    Cihanın canına mağrur olup incitme insanı,
    Süleyman- ı zaman olsan bırakırsın bu eyvanı.
  • Bir yıldız doğdu yüceden ,
    Şavkı vurdu pencereden .
  • Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi.
    Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi...

    Bu şahane serüvene Boranlı İstasyonu çalışanı Yedigey ve karısı Ukubala'yı tanıyarak başladım. Pek hoş bir tanışma olmadı çünkü Ukubala'nın Yedigey'e kötü bir haberi vardı. Yedigey'in savaş sonrasında tanışıp, aynı istasyonda beraber çalışmaya başladığı Kazangap vefat etmişti. Kazangap yaşarken Ana-Beyit mezarlığına defnedilmeyi istemişti. 8 haneli bir bozkırda yaşam süren Sarı-Özekliler, karşı çıkanlara rağmen Yedigey önderliğinde Ana-Beyit'e cenazeyi götürmeye karar verirler.

    Bu yolculuk boyunca Yedigey'in anılarıyla yazar, geçmiş ve günümüz arasında unutamayacağım bir serüven yaşattı bana. Eserde okurken çok etkilendiğim masallar ve efsaneler mevcuttu.
    Ah bir Nayman Ana efsanesi vardı ki! Anne yüreğini bir kez daha gözler önüne seren bu efsane beni derinden etkiledi. Mankurt nedir bilir misiniz? Ben bu eserde öğrendim mankurtu. Juan-Juanların kölelere işkence ederek geçmişini unutturması ve köleleri sadece hizmet edecek bir robota çevirmesidir mankurt. Oğluna kendisini hatırlatmak için canı pahasına günlerce yolculuk yapar Nayman Ana. Peki bulabilecek mi oğlu Colaman'ı? Hatırlatabilecek mi geçmişini? Bence bir kadın güçlüdür ama anne ise çok daha güçlü ve sabırlıdır. Kitabın baş karakteri olmasa da Nayman Ana benim yüreğimde güzel bir yere sahip bundan sonra. Bu ara Kazangap'ın defnedilmek istediği Ana-Beyit (Ananın yattığı yer) mezarlığı Nayman Ana'nın yattığı yerdir.

    Yolculuk sırasında Yedigey'in anıları arasında bir zamanlar Sarı-Özek'e yerleşen Abutalip Kuttubayev, eşi Zarife ve çocukları da vardı. Savaş sonrası buraya yerleşen aile tam rahata ermişken, Abutalip'in çocukları için
    yazdığı savaş anıları sebebiyle Abutalip tutuklanır. Yedigey, Abutalip'in yokluğunda Zarife'ye çok yardımcı olacaktır.

    Peki evli bir adamın karısının sadakatini, desteğini bir kenara bırakıp, aşık olması kabul edilebilir mi? Ben kabul etmiyorum efendim, çok kızdım o bölümlerde, ahh Yedigey, ahh!!! İşte bu bölümlerde Raymalı Aga'nın kardeşi Abdilhan'a Yalvarması adlı efsanede Yedigey kendinden bir şeyler bulacaktır.


    Eserde yok yoktu! Yazarın her bölümü birbirine ustalıkla bağladığı tartışılmaz bir gerçek. Bilim kurguya dair bölümler de vardı. X gezegeninde su arama çalışmaları vardır, insanlık kendi dünyası dışında kuracağı uygarlığın eşiğindedir. Çalışmalar sırasında gönderilen iki kozmonottan haber alınamaz ve bulabilmek için alarma geçerler. İki kozmonot bir mesaj bırakır, Orman-Göğsü adlı bir gezegende olduklarını, orada da hayat olduğunu bildirirler. Orman-Göğsü gezegenindeki canlıların Dünyalılar ile tanışmak istediklerini iletirler. Bu da komite için zor bir karar olacaktır...

    Eserde yer yer siyasi eleştireler vardı. Yazarın dili gayet akıcıydı, olayların birbiriyle bağlantısı çok başarılıydı. Yazarın Cengiz Han'a Küsen Bulut adlı kitabında da Abutalip Kuttubayev karakterinin bulunduğunu öğrendim. Kısa zaman içinde onu da okuyacağım.


    Ben bu incelememi Ukubala'ya, Nayman Ana'ya, Zarife'ye ve bütün güçlü kadınlara ithaf ediyorum. Çok severek okudum, tavsiye ederim...
  • Bu sefer nasıl bir giriş yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Aşk izah edilebilir mi, belli kalıplara sığdırabilir mi? Kelime ile açıklanacak bir durum değil, his ile gösterilemeyen, eskiden beri kullanıldığı haliyle, midede kelebekler uçuşması vaziyetidir. Tabiatı dolayısıyla hareketsiz duran bir taşa anlam yüklemek, Sohrap Sepehri'nin tabiriyle, taşın bile halinden anlamaktır. Şu son cümlemi okuyan aşık bir insan, "taşın bile" deyişimdeki taşı küçümsememi, yargılayacaktır belki de.

    Nedir peki? Fikir ve duygu karışımı, akıl ve kalp kavgasıdır. Incecik bir ipe atılan sıkı düğümdür. Sadece üç harf içine sığmaya çalışmış lakin her seferinde insandan da taşmış bir sarhoşluk halidir. Ateş ve suyun aynı ortamda varoluş sanatıdır. Birbirinin zıttını oluşturan her şeydir. Yıllardan beri açıklanamayan bir sır olarak kalırken gönüllerde, sinirbilimcilerin, aşkın nörobiyolojisi başlığı altında çalışmalara ayrılan zamanın ana temasıdır. Bazen tüm suçu Eros'a atmak, mantıklı hareket edeceğim derken akıl ve korkunun esiri olmaktır. Bazen bomboş gibi görünen bir sayfanın, daha da boş bir köşesine yazılmayı bekleyen kelimedir. Susarak konuşmayı bilmek, derin sessizliklerde bulunmuş ve içinde kaybolunmuş huzurdur. Göz göze gelebilmenin bayıltıcı etkisini hissedebilmek, duyulacak bir ses tonunun gönülde iz bırakabileceğine şahit olmaktır. Hayatın süreğen akışında boğulmak, öldüm zannederken yeniden can bulma sırrına erişebilmektir.

    Tüm bunları söylüyorum ama net şekilde işte şudur diyebileceğim bir tanımı da yoktur. Kendimce ve anlatabildiğim kadarıyla yansımalarını bahsetmekle yetiniyorum. Iskender Pala'nın kendisi de aynı fikirde. Tanımlamayan... Belki binlerce kez tanımı yapılmış olmasına rağmen tanımlanamayan, diyor. Aşkın tanımlanmaya ihtiyacı yok ki zaten, hissedilsin hakkıyla, yeter! Denir ya yine, "Gülü tarife ne hâcet, ne çiçektir biliriz."

    Tanımlanamayan bu aşk kelimesinin yansımalarını görüyoruz kitapta. Beş farklı hikaye, kimisi yarım kalmış, kimisinden dolup taşmış. Ilk hikaye "Şehnaz Beste" isminde, Hayal Banu ve bir şair arasında geçiyor. Babanne makamındaki Hayal Banu ve torunu Dilşeker otururken, Dilşeker tamburu ile öğrendiği Şehnaz Beste'yi çalmaya başlar. Hayal Banu'da zamanında kalma derin bir anlamı olan bu besteyi yıllar sonra duyduğu an yarası kabuk bağladığı yerden kanar. Ürperir, halden hale girer. Hayal Banu kapanan eski defterlerin yeninden aklında ve kalbinde hatırlanmasıyla hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Düşünür, düşünür ve düşünür. Dilşeker ne olduğunun farkında bile değildir, gördüklerine anlam veremez. Hayal Banu aşkın, içinde yanan mum ışığında, elinde sıkıca tutulmuş bir kağıt ve gümüş bir kolye ile sanki bu besteyi duymayı beklemiş gibi hayata gözlerini yumar.
    Hayal Banu ve şair birbirlerine mektup göndermişlerdir. Anlaşma şekilleri ve birbirini tamamlayış şekillerini sadece kendileri anlıyordur. Birbirlerine has olan bir anlaşma.
    *Bu Hayal Banu'nun gülümsemesidir*, cevabına karşın, *Bu, şairin gülümsemesidir*, cevabı.

    Kitapla alakalı okuduğum birkaç yorum, hikayelerdeki aşk kavramının abartıldığı, bu kadar olamayacağı, aşklarda gösterilen fedakarlıkların, günümüz zamanında bulunamayacağı şeklinde. Ben öyle olduğunu düşünmüyorum açıkçası. O zamanlarda yaşanmış şeylerde kadir kıymet kavramı varmış, insanlar hislerini göz nazarında tutarlarmış. Şimdiki kanıtı zaten, Şu anda 19.yy'dan kalma hikayelerin çevirilerini okuyor olmak.

    İkinci hikaye "Pervanenin Kanatlarında" isminde. Bu hikayeyi daha önce, yine İskender Pala'nın Kitab-ı Aşk kitabının en sonunda okumuştum. O zaman çok beğenip tekrar tekrar döndüğüm bir hikâyeydi. Şimdi başka örneklerini de görmek beni ayrı şekilde mutlu ediyor. Hikâye Ebubekir Efendi ve Tiryandafila arasında geçiyor. Kırk yaşını almış Ebubekir Efendi, Hristiyan papazın kızı Tiryandafila'yı görüp aşık olmasıyla başlıyor her şey. Bu niyetini Tiryandafila'ya söylemeden önce Müslüman birinin Hristiyan birine olan aşkının ilerde nasıl şekilleneceğini düşünüyor. Ilerlemiş olan yaşının engel olabilme ihitmalini sorguluyor kendi kendine. Bu düşüncelerden doğan bir sıkıntı kaplıyor içini, çeşitli gazeller yazmaya başlıyor. Tam bu sırada verilen bir pervane örneği var.

    *...O sırada rahlesinin üstündeki mumun çevresinde dönen bir pervane dikkatini çekti. Alevin çevresinde halkalar çizerek dönüyor, her defasında çemberin yarı çapını daraltırcasına aleve biraz daha yaklaşıyordu. 'Galiba benim bu pervaneden farkım yok! O da bende bir ateşin çevresinde dönüp duruyoruz.' Göz kalbe iletiyordu güzelliği ve kalpte bir kıvılcım tutuşuyordu. Bu kıvılcım hem ışık, hem ateş olma potansiyeline sahipti. Işık olmanın yolu ateş olmaktan geçiyordu. Önce yanmak ve alevin ışığını süzerek nura döndürmek gerekiyordu. Gönülde tutuşan ateşi söndürmek için göz damla damla su akıtıyor, ancak gözyaşı ateşi söndürmekten ziyade onun hararetini artırıyordu. 'Şu mum mu bana benziyor; ben mi muma dönmüşüm? Galiba mumlar gibi kendi gözyaşlarımın denizinde boğulana kadar sürecek bu yangın!' diyordu. Pervanenin, kanadını muma değdirdiğini ve o ilk yanlış ile birlikte biraz gerilediğini gördü. Işığa vurgun pervanenin aşk azabını ilk tadışıydı bu.*

    Farkına vardığı şu örnekten sonra içindeki aşkı söylemek için Tiryandafila'nın yanına gitme cesaretini buldu içinde ve yanında kırk tane inci tanesi verdi. Tiryandafila'nın Rahip babası bu aşka hiç sıcak bakmadı. Ebubekir Efendi de kavuşamayan aşıklar kervanına katılmış oldu. Tirayndafila gizliden gizli mektuplar yazdı Ebubekir Efendi'ye. Her mektubuyla birlikte kendisine verdiği incilerden bir tanesini saçının bir teline takarak kendisine gönderdi, karşılığını da Ebubekir Efendi'nin lirik gazelleri olarak okudu.

    Ardından dört sene geçmiş Ebubekir Efendi Tiryandafila'nın aşkından vazgeçmemiş ve Papa, 'Eğer dinini değiştirip Hristiyan olursan sana kızımı veririm deyince bizim Müslüman Ebubekir Efendi o beklenen cümleyi kurmuş oldu: "Kırk yıllık Kâni olur mu yani!" Şimdi günümüzde kullanılan bu latifeli cümlenin de hikayesi bu şekildeymiş. Ebubekir Efendi gazellerinde mahlas olarak Kâni'yi kullanırmış. (Kâni, maden ocağından çıkarılmış cevher gibi sözler söyleyen)

    Dininden vazgeçmeyen Ebubekir Efendi'nin bu tavrı karşısında Papaz kızını başka bir yere gönderir. Aradan yıllar geçer, Ebubekir Efendi bir sürgün gemisinde Tiryandafila'nın olduğu yere gelir. Karşılaşırlar ve Ebubekir Efendi Tiryandafila'yı görür görmez sesi titrer, gözü kararır ve yere yığılır. Gece, yakacak odun bulamayan Tiryandafila Ebubekir Efendi'nin üzerine kapanır ve onun üşümemesi için sarıp sarmalar. Ebubekir Efendi uyandığında son inci tanesinin mektubunu göndermediğini söyler. Tiryandafila, son mektubu gönderdiği taktirde Ebubekir Efendi'yi kaybetme korkusuyla göndermediğini söyler. Tüm gece üşümüş ve vücut sıcaklığını kaybetmiş olan Tiryandafila, başı Ebubekir Efendi'nin omuzlarına düşmüş şekilde ölmeye ramak kalmışken, Ebubekir Efendi son şiirini de Tiryandafila'ya okur ve yüzündeki son gülümsemesiyle huzurla ölür.

    Üçüncü hikaye ise "Denizle Boyunca Aşk" isimli hikayedir. Istanbul'a Japonya'dan gelen heyete, iade-i ziyaret amacıyla bir geminin gönderilmesi ile başlar. Gemide Ali Ruhi Bey isminde, gemide gidilen yerde olup bitenleri yazmak için gelen bir sivil bulunuyordur ve bir teğmen olan, ünlü kaside şairi Nef'i Efendinin, uzaktan torunu olan Yusuf Naf'i ile olan aşk üzerine edilen sohbetleri bahsedilir. Birinden biri ortaya bir düşünce atar, soru sorar, diğeri bir beyit ya da hikaye ile cevap verir, düşünceyi pekiştirmiş olur. Zaman zaman geçen sohbetlerden bazılarını Aşkın Gözyaşları kitabındaki Şems ve Mevlana'nınkine benzettim.

    Diğer hikaye "Aşk ve Şiir" isminde, Aşkî lakaplı İlyas ve Cemile arasında geçen uzun soluklu bir aşk hikayesidir. Bu sefer hikayenin içeriğinden çok anlatılmaya çalışılan fikirden bahsedeceğim. Incelememin başında, yaptığım tanımlamalar arasında, birbirinin zıttını oluşturan her şeydir demiştim. Bu hikayede de ilk olarak o cümlenin yansımalarını görüyoruz.
    *Aşk hep böyleydi zaten. Âşığa niyazı, mâşuka nazı verir, oradaki eşitliği bozar, birini yüceltip diğerini düşkün hale koyar ve ortadaki liyakati kaldırırdı. Eşitlik ve liyakat oradan kalkınca sevilen ne dese, âşığına hangi zulmü reva göre mazur, seven ise neye uğrasa, hangi belaya tutulsa layıktır. Mâşukun kendisi her halükarda sevilendir, dolayısıyla istiğna (gönül tokluğu) onun özüne yerleşmiş olur. Aşığın kendisi de her durumda sevendir, yoksunlukta onun özünü kaplar.*

    İfade edilen azlık-çokluk, derinlik-yüzeyselliğin belirtildiği zıtlık durumu, âşık ve mâşuğun rolleridir bir bakıma. Diğer anlatılmaya çalışılan mesele ise İlyas'ın Cemile'ye duyduğu aşkın kendini, beşeri aşktan ilahi aşka bırakmasıdır. Zaman zaman içindeki ilahi aşkı, Cemile'ye duyduğu aşk ile bir tutmaya kalksa da, tekkedeki şeyhinin anlattığı hikayelere verdiği örneklerle yine kendine gelmiş olacaktır.

    Son hikaye ise "Yollarda" ismi ile, Sâ'di Çelebi ve Hersekzade arasında geçmekte. Yoğunlukta olarak birbirlerine yazdıkları mektupları okuyoruz. Yazıcının araya girerek belirttiği açıklamalar ile karmaşık ve karanlıkta kalan kısımlar açıklığa kavuşmuş oluyor.

    Hikayelerin -ikinci hikaye hariç- içeriklerine çokça değinmek isteyip büyüsünü bozmayı istemedim. Derin hisler, hiç bozulmamış ve anlamdırılmamış cümlelerde saklıdır diyelim.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.