Kendi içine hapsolmuş, kendinden yoksun ve önlenemez biçimde uçuruma sürüklenen insanın, ruhunun derinliklerinde boşuna uğraş veren güçlerinin gıcırtılı sesi değil mi duyulan: “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” Ağzımdan çıkan bu sözden dolayı utanmalı mıyım, gökleri bir tomar gibi dürenin gözünden kaçmayan o andan korkmalı mıyım?
Başının üzerindeki gökyüzü tunca dönüştüğünde, etrafındaki toprak susuzluktan kuruduğunda yağmur duasına çıkan bir çiftçi gibi ben de defalarca kendimi yere atıp Tanrı’dan gözyaşı diledim.
İnsanların birbirleri için pek az şey ifade etmesi bende genellikle göğsümü parçalamak, beyimi dağıtmak isteği uyandırıyor. Ah, karşındakine geçiremediğim sevgi, sevinç, şefkat ve hazzı karşımdaki de bana sunamaz, tüm kalbim mutlulukla dolup taşsa bile, karşımda kılı kıpırdamadan duran soğuk birini mutlu edemem.
Ah bu boşluk! Göğsümün içinde, şurada hissettiğim bu korkunç boşluk! -Eğer onu son bir kez olsun, bir kez olsun şu kalbe bastırabilsen, bu boşluktan eser kalmaz diye düşünüyorum çoğunlukla.