“Dostum,” dedim, “insan sonuçta insan, tutkunun önüne geçilemiyorsa ve insanların koyduğu sınırlar birinde baskı uyandırıyorsa, bir insanın sahip olduğu birazcık akıl yeterli olmaz veya bir işe yaramaz. Çoğunlukla, neyse başka zaman…” deyip şapkama uzandım. Ah, yüreğim öylesine doluydu ki. Birbirimizi anlamadan, vedalaştık. Bu dünyada birinin diğerini anlaması o kadar kolay bir şey değil.
“İnsan doğası,” diye sürdürdüm konuşmamı, “sınırlı: Sevinç, üzüntü, acıya belli bir dereceye kadar katlanabiliyor ve bunun üstüne çıkınca mahvoluyor. Burada sorun birinin güçlü ya da zayıf olması değil, ister psikolojik, ister fiziksel olsun, duyduğu üzüntünün miktarına tahammül edebilmesi ya da edememesi. Bana göre, yüksek ateşten ölen birine korkak demek ne kadar uygunsuzsa, yaşamına son veren biri korkaktır demek de o kadar tuhaf.”
Bugün Lotte’ye gidemedim…Ne yapayım diye düşündüm. Uşağımı ona gönderdim, sırf bugün onu görmüş biri yakınımda olsun diye.
…
Güneşe çıkarılırsa güneş ışınlarını çeken, gece olduğundaysa bir süre ışık veren Bologna taşından söz ederler. Uşak da benim için aynı şeydi. Lotte’nin bakışlarının onun yüzüne, onun yanaklarına, onun ceketinin düğmelerine ve yakasına değmiş olduğu duygusu benim için her şeyi öyle ilahi, öyle değerli kıldı ki! O an birisi bin taler verecek olsa, delikanlıyı yine de kimseye vermezdim. Onun gelmesiyle kendimi çok iyi hissettim. - Buna sakın gülme. Wilhelm, mutluysak, nedeni hayaletler gölgeler değil mi?
Beni seviyor! - O beni sevmeye başladığından beri kendi gözümde değerim arttı, ben - böyle şeylerden anladığın için sana bunu söyleyebilirim - kendime tapıyorum!