Yürüdüğüm yollar hep çıkmaz sokaklara varıyor, elime tutuşturulan adresler yaralanmış bir geçmişe götürüyordu. Kendimi anlatmaya yetecek sözcükler verilmemişti bana, sesimi yükseltmeyi ise hiç becerememiştim. Daralır ve genleşirdim, ağlar ve gülerdim, kimse görmezdi. Hayatımın iç burkan bir yanı olduğunu herkes kabul ederdi. Bense nahif bir duyarlılıkla o herkesten uzak dururdum. İnsanların hile ve desiselerinden emin olabilmek için başka çarem yoktu. Kötü bir dünyada yaşadığımızı söylüyorlardı ama obur kahkahalarıyla hayatla olan alışverişlerini azdıranlar onlardı. Bu sözcüğü seviyordum, onu yerli yersiz kullanmak bana korkuyla dokunmuş bir hoşnutluk tadı veriyordu. Bulduğum her kağıt parçasına yazıyordum: Hayat. Oysa bu sözcüğün cismini taşıyacak gücüm kalmamıştı.
Çıldırmak da ağrı verir insana, hani bir kuyuya bağırdığınızda çoğalır ya sesiniz ya da bir taş atınca suya dalgalar ürer ya, çoğalır ve ürer acınız siz çıldırdıkça. Yalnız uykuyla ve sarhoşlukla dinelir bu acı. Onu elle yoklayamaz, midenizde, kolunuzda yahut kemiklerinizde hissedemezsiniz. Ulaşamayacağınız bir yerinizden türer ve sizin bir mideden, kollardan ve bacaklardan, kemiklerden ibâret olmadığınızı yüzünüze haykırır.