Yani,insan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış,tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta okşayan, konuşan,susan, çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı...
Peki,bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan?
Şöyle, güllerin kuş cıvıltılarına,kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengarenk bir barış bahçesi?
Ömrğmün iplerini elinde tutan insanoğlundan, uzak bir köy kahvesinde eğri bir sandalye bacağı olmayı bile isteyemezdim.
Ak sakallı meşenin dediğine göre, böyle bir şeyi istersem bile, insanoğlu beni duymazdı zaten.
Sağırdı çünkü o; kokularıma da yeşillerimede, duruşuma da sağırdı.
Sözün özü, insanoğlu benim soyumun dilini çözememişti henüz;kokuca konuşsam da anlamazdı,renkçe konuşsam da...