âmine

Sanıyordum ki ikimiz de padişahı bulacağız. Sanıyordum ki ikimiz de padişah olacağız. Oysa ne karanlık şeyler söyledik. Ne karanlık hırıltılar yükseldi boğazımızdan. Seni kimse duymadı, duyacak olana sen söylemedin.
Reklam
Senden, kendi varlığımdan ancak bir acuze, ancak bir yığın ve darmadağınık cazibe merkezleri arasında bölünen ve hepsi de birbirinden farklı, hepsi de birbirinden çirkin hattatlar çıkarabileceğim için. Dahası bütün o hattatlar, bizi de yaz, bizi de yaz, tek ve mutlak olanı bırak, varlığın binbir türlü çeşitlemesini yaz, diye kabuslarla uykularımı böldükleri için. Nefret ediyorum ve seni mutlaka terk edeceğim.
Daha korkuncu, en korkuncu her defasında sen; ben sana, padişaha gidelim, dedikçe, bana başkaldırıyordun. Bana başkaldırıyordun ve defterlerimiz her defasında baştan sona kadar boşalıyor, baştan sona kadar kocaman simsiyah lekelere boğuluyordu.
Akşam iniyor hattat. Sen bu akşamları iyi bilirsin. Sana kaç kez gül kokulu, hanımeli renkli akşamlar hazırladım. Kendini tekrarlayıp duruyor dediler, desinler. Böyle bir sancıyı yaşamaya mahkum kim kendini tekrarlamaz ki? Kaç kez ölümüne bir seçimin eşiğine geldik ve sen kaç kez padişahı seçmedin.
Senden; benliğimin bütün zerreleri, bütün hücreleriyle çılgın bir koşu, başkaldırısız bir yöneliş ve teslimiyet içinde, tekliği ve birliği ve varlığı ve mutlakı birlikte bulacağımızı umduğum o hikayeyi yazmayı kurmuşken gönlümde, bana çirkin benliğimi, çirkin bir bedenimin de var olmuş olduğunu gösterdiğin için nefret ediyorum. Bana, görünürdeki cicilerin arkasında sırıtan bir iskeletin binbir tezahürünü gösterdiğin, yarama binbir kez tuz bastığın için hattat, seni terk etmeliyim. Terk edecek başka kimsem olmadığı için, seni, yalnız seni terk edeceğim.
Reklam