Adı:
Nun Masalları
Baskı tarihi:
2007
Sayfa sayısı:
160
Format:
Karton kapak
ISBN:
978-975-263-668-2
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Timaş
Nazan Bekiroğlu’nun Unutulmaz Eseri “Nun Masalları” Timaş’ta.

Masal gemisi, nihayet İstanbul Boğazı’ndan, son padişahla son şehzadesini alarak uzaklaştı.
Hiçbir şey kalmadı geriye.
Bir büyük boşluk kaldı geriye.
Bir deutun bunları, bulutların ufuk üzerinde koştuğu güz akşamları, kıyıya iyice yanaşan masal gemilerinin gölgelerine bakarak ve dahi o gölgeleri kendisi gibi görebilecek başkalarının varlığını da vehmederek dalgalara söyleyen öykücü.
YAZMAYA SUSAMAK
Nazan Bekiroğlu’nun "Nun Masalları" kitabının “Hattat ve Padişah” adlı birinci bölümü, “Hat ve Rasat, Kayıp Padişah, İri Kara Bir Leke ve Âyine-i Mücelllâda Nihanız” başlıklı dört ara bölümden oluşan bir hikâye. Sevgili okur arkadaşım Yağmur M.’nin teşvikiyle "Nun Masalları" kitabıyla bir anda etkinliğe -biraz da gönülsüzce- dahil olunca ben de kara kara düşünmeye başladım. Dile kolay yaklaşık dört aydır tek bir satır bile yazmamış olan ben, hem de "Nun Masalları" gibi soyut bir kitap üzerine ne yazabilirdim ki.

Kitabı yeniden okumaya başlayınca yazarın ilk cümleleri ruh halimi tam manasıyla paylaştığı için ruhuma çok iyi geldi. Bu hikâyenin “Hat ve Rasat” adlı birinci bölümü: “Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği bir biçimde söylemek, yazmak istiyordu. Yazmak istiyordu da kamış kalemi, âherlenmiş kâğıda eline alır almaz içinde bir yer bumbuz kesiliyor, aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gidiyordu.” diye başlar ki bundan sonra yazacaklarım, ağırlıklı olarak ilk bölüm olan “Hattat ve Padişah / Hat ve Rasat” hakkındaki dağınık düşüncelerimden ibaret olmakla birlikte kitap hakkında da genel bir değerlendirme ve içeriğe dair detaylı bilgi de içermektedir.

Gökkubbe üzerinde söylenmemiş hiçbir söz yoktur. Belki bu sebepten olsa gerek, “Hattat ve Padişah” hikayesinin kahramanı Hattat-rasıt da yazma isteğiyle kamış kalemi ve âherlenmiş kâğıdı eline aldığında içinde bir yer bumbuz kesilir ve aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gider. Oysa her şeyin bir zamanı vardır. Zamanı gelmediyse sözler zamana yenik düşer. Hattat-rasıt, mağribden maşrıka doğru, kocaman kuyruğundan etrafa ışıklar saçarak yürüyen yıldızı gördüğü o gece onun ışığında kendisini ve her şeyi görür ve beklenen anın geldiğini fark eder.

Eve döndüğünde artık içi sımsıcak ve kıpır kıpırdır, çünkü nasıl ve ne biçimde yazacağını bilmektedir. Bu defa içindekileri kaybetmeden, dondurmadan yazabilecektir, bunu hissetmektedir. Köşe minderine oturur, rahlesinin önünde diz çöker, bir kâğıt alır. Mühreyi kâğıt üzerinde gezdirmeye başlar. Maksadı kimsenin bilmediği şeyleri yazmaktır, sonra yazdıklarını insanlarla paylaşacak ve hatta kim bilir belki tüm bunları padişaha okuma bahtiyarlığına da erişecektir. Eğer içinden geçenleri yazmayı başarabilirse ruhu kanatlanacak, paylaştıkça çoğalacak, bölüştükçe varlığının anlamını idrak edecektir.

Hattat-rasıt, denizin hışırtısının meydana getirdiği fon müziği eşliğinde sabaha kadar durmaksızın ağlar ve yazar. Evvela, gelirken kapı önünde gördüğü filbahri çiçeğini anlatır. Sonra her sene baharın ilk gülünü nasıl beklediğini, hanımelleriyle birlikte gönlünün kanatlanmasını, sarayın has bahçesindeki lâle tarhlarını, şakayık güllerini, karanfilleri. Tüm bunları yazarken Hattat-rasıtın içi bir has bahçeye dönüşür, ömrünün, baharın ve İstanbul’un has bahçesi bir defteri dolduruverir.
Hattat-rasıt, sonrasında kendini insan kılan acılarını anlatır. “Varlıklarında bunca yok iken, yokluklarında bunca var olan tanıdıklarını” hatırlar teker teker. Ve böyle bir yığın acı bulup çıkarır ömründen ve bir defter de bunlarla doluverir.

Sonra düşlerini anlatmaya koyulur Hattat-rasıt. İnsan olmaya çalışan bir Peri kızının masalını anlatır. İnsan olmanın zorluklarına inat, insan olmaya azmeden ve türlü sınanmalardan sonra insan olmaya hak kazanan bir peri kızının masalını… Yazdıkça yazar Hattat-rasıt. Son deftere aşkını yazar, bütün aşklarını. Sonra bütün sevinçlerini, kederlerini, erdemlerini, erdemsizliklerini. Yazdıklarını son bir kez gözden geçirdikten sonra kendinden memnun minderin üzerinde kıvrılıp uyuyuverir.

Hattat-rasıdın şimdiki dileği padişaha bir arzıhal yazmaktır. Divan-ı Hümayun'un toplanacağı gün, Bâb-ı Hümayun’un önüne gider ve hiç zorluk çekmeden padişaha yaklaşıp onun kara gözlerinin içine bakarak “Bu defterlerde hiç kimsenin daha evvel görmediği ve bilmediği şeyler var.” diyerek yazdığı defterleri eline verip oradan uzaklaşır.

Artık uykusuz kalma sırası padişaha gelmiştir. O gece padişah, Saray-ı Âmire’nin duvarları mavi çinilerle döşeli loş odalarından birinde, billur kandillerden dökülen sarı bir ışığın altında sabaha kadar bu defterleri okur. Sabah olduğunda Hattat-rasıdı saraya çağırtır ve defterleri bir kere de ona okutur. Hattat-rasıdın sesi sıcak, sımsıcak, seller, ırmaklar, yağmurlar gibi ağzından dökülür ve bir tek zerresi bile kaybolmadan padişahın gönlüne akar. Sonunda padişah mütebessim nazarlarla ondan isteğinin ne olduğunu sorar. Hattat-râsıt da defterleri bütün tebaa önünde okumak istediğini söyler.

Padişah, Hattat-rasıdın bu isteğini yerine getirecektir, ancak Padişaha göre; Hattat-rasıdın amacı paylaşmak, anlaşılmak ve anlaşıldıkça çoğalmaksa onu padişahtan daha iyi anlayan başka kimse çıkmayacaktır. Ancak Hattat-rasıt ısrarla reddeder tek kişinin yüreğinde var olmayı, o ısrarla çokluğu istemektedir, oysa çoklukta var olmak çok güçtür…

Hattat-rasıdın talebi yerine getirilir. Tüm Osmanlı tebaası Saray-ı âmire ile Ayasofya ve Sultanahmet’in arasını doldurur. Her kademeden halk, defterleri dinlemek üzere toplanır. Hattat-rasıt, padişahtan aldığı defterleri koltuğunun altında, Bâb-ı Hümâyun önüne yerleştirilmiş yüksek bir kaidenin üzerine çıkar ve “Ey Osmanlı” diye söze başlamak ister. Fakat boğazından sadece bir hırıltı yükselir. Halk onun bu haline kâh gülüşerek, kâh bağırıp çağırarak, kâh da ağlayıp dövünerek tepki gösterir. Ve sonunda kalabalık çözüle çözüle koca meydanda Hattat-rasıt yapayalnız kalır. Sonunda defterlerini koltuğunun altına sıkıştırıp taş kaideden iner. Surda açılmış kafesli pencerenin önünden geçerken kendisini izleyen bir çift kara gözün varlığını hisseder. Ancak o teklikte var olmayı seçmemiş, çokluğa meyletmiştir, bunun sonuçlarına katlanacaktır. Yol ayrımına geldiğinde rasathaneye değil evine doğru yollanır. Evine geldiğinde rahlesini ve yazı takımını önüne çeker ve “sesini padişahtan başka hiç kimseciklere duyuramayan hattat-rasıt bir adamın başından geçenleri” yazmaya başlar. Kelimeler, içinden “sıcak, sımsıcak, insan kanı kadar, gül mevsimi kadar, seller, yağmurlar kadar sımsıcak, mühresiz kâğıdın üzerine dökülür.”
Hikâye, bu minvalde devam eder ve biraz da şaşırtıcı şekilde sonlanır.

Nazan Bekiroğlu’nun hikâyesi bir masal üslubunda yazılmış. Hikâye bizi bir zaman makinesine bindirip Hicri 1176 yılına kadar götürüyor. Üslup öyle samimi, öyle sıcak, ayrıntılar öylesine yerli yerinde ki ister istemez zihinlerdeki tarihî şahsiyetler ortadan kalkıyor, padişah da hattat-rasıt da Osmanlı tebaası da ete kemiğe bürünüp aramızda dolaşan sıradan insanlar haline geliveriyor.

Padişah, tebaasından birinin defterlerini okuyup bunları ruhuna sindirirken, tarih kitaplarındaki azametli padişah imajından epeyce uzak çizilmiş. Hattat-rasıt ise zaafları, kusurları ve elindekiyle yetinmesini bilmemesiyle öyle insan ki. Tarihî metinlerde alışılmış olan abartılı –ya göklere çıkaran ya da yerin dibine batıran- uç ifadeler yok Nazan Hoca’nın hikâyesinde. Tersine her haliyle insan var.

Nazan Bekiroğlu’nun hikâyesi görünüşte tarihî bir hikâye hüviyetinde. Bu hikâyenin birinci katmanı olarak kabul edilebilir. Oysa hikâye dikkatle okunduğunda çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülecektir. Hattat-rasıd bir sanatkârdır her şeyden önce. Sanatkâr, sanatının görülmesini, anlaşılmasını ister. Bir sanatkârı anlayan insan sayısı ise çok zaman bir elin parmaklarını geçmez. O halde bir sanatkârın çok sayıda insan tarafından anlaşılması yahut anlaşılmayı arzulaması ham bir hayalden ibarettir. Hikâyedeki Hattat-rasıd’ı anlayan padişah da bu bağlamda sanattan anlayan, ona kıymet veren sanattan anlayan kimselerden biri olarak düşünülebilir. Yine bu bağlamda Hattat-rasıdı dinlemeye gelen kalabalıklar da gerçek sanatkârın kıymetini bilmeyen, sanattan anlamayan kimseler olarak düşünülebilir. Hattat-rasıdın gönlünü kaptırdığı ve uğruna padişahtan vazgeçtiği cariye ise hikâye üzerine tasavvufî yorumlar yapmayı da mümkün kılmaktadır. Bu bağlamda padişah Allah’ı, cariye ise kulun Allah’a ulaşmasına engelleyen unsurları temsil ediyor olabilir.

“Nun Masalları” postmodern özellikler açısından da incelenebilecek yapıya sahip bir kitap. Bu bağlamda “üstkurmaca” (Metnin kurgusal olduğunu afişe eden her türlü uygulama-Yıldız Ecevit, “Türk Romanında Postmodern Açılımlar”) denilen yazarın eserinin kurgusallığını vurgulamak için esere kaleme alma sürecini de esere dahil etmesi (yer yer kahramanlarıyla yaptığı tatlı atışmalar, yazmaya dair serzenişleri de bu bağlamda düşünülebilir) ya da “metinlerarasılık” dediğimiz başka eserlerden yapılmış alıntılar -bu alıntılar gizli ya da açık olabilir ki kitap bu açıdan çok zengin malzeme içeriyor- da ilk bakışta dikkatimi çeken unsurlar.

Bir akademisyen olan Nazan Bekiroğlu’nun doçentlik tezi olan “Şair Nigar Hanım”a dair yazdığı “Nigar Hanım Sevgili” adlı metin de biyografik bir detay olarak zikredilebilir. Nazan Hanım’ın kitabın ismini seçerken kendi isminin ilk harfine gönderme yaptığı da gözönünde bulundurulduğunda kitabın biyografik okumaya da müsait olduğu sonucu çıkarılabilir. Nitekim yazarın kendisi de bu durumu şu cümleleriyle itiraf eder:
“Nakkaşın hikâyesini yazacaktım. Kim bilir yine hangi yangını sermaye, ve nakkaşı bahane edip, ruhumdan söz açacaktım."(91)
“Artık hikâyelerimin kahramanı olmuş oluyorum. Yazarı kahraman olan hikâyelerin hem de."(92)

Sonuç olarak, "Nun Masalları" farklı hikâyelerden oluşmasına rağmen bu hikâyelerin bir şekilde birbirine bağlandığı özgün bir kitap. Bu bağı sağlayan yazarın kendisi. Bir yerde hikâyesi biten ya da bittiği zannedilen bir kahraman başka bir hikâyede tekrar karşımıza çıkabiliyor bu da yaşamın tekrarlı yapısına bir gönderme olarak da düşünülebilir. “Nun Masalları” üzerine -yazımda çok yüzeysel olarak ifade ettiğim gibi- çok farklı okuma denemeleri yapılabilir. Bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız sabrınız için çok teşekkür ediyorum Sevgili https://1000kitap.com/YagmurM arkadaşıma ve https://1000kitap.com/1Burak Bey’e etkinlikle ilgili teşvikleri ve uzun bir aradan sonra yeniden yazmama vesile oldukları için de ayrıca çok teşekkür ediyorum.
Sevgili Nazan Hanım,

Nasıl ki siz Nigar Hanım'ınıza yazdıysanız, ben de haddim olmasa da size yazacağım. Benim üstümde bir editör baskısı yok, sizinle aramda seneler de yok. Yine de çok uzaksınız, çok güzelsiniz.

Yine bana ne yaptınız bilmiyorum. Ben az önce neyi okumayı bitirdim onu da bilmiyorum. Şimdi biri sorsa bu kitap ne anlatıyor diye, asla bir bütünden bahsedemem. Keşke böyle bir eseri tam anlamıyla inceleyecek edebi yetkinliğim; hiç değilse sizi hitap alarak yazarken tıpkı kitapta sizin Nigar Hanım'a yazdığınız gibi süslü cümlelerim olsaydı. Yok ne yazık ki. Ama bilin ki çok yoruldum, ben bu kitapta hakikaten çok yoruldum. Beğenmemek değil elbette ama içimin karanlığı yetmezmiş gibi üstünden yeni siyah kalemlerle geçtiniz, ruhumu yordunuz okurken. Padişaha mı üzüleceğim, hattata mı engel olmak için kendimi zorlayacağım, genç kalfanın akıbetini mi merak edeceğim, genç mezarlık bekçisinin yangınını mı paylaşacağım, sorarım size hangi birine yetişeceğim?! Yine de o öykü kahramanları gibi ben de çıkıp sizin karşınıza dikilmeyeceğim. Çünkü "Bütün o yalnızlığı yaşayan öykü kahramanlarıma nisbetle kendi yalnızlığımın boyutları beni bile ürkütüyor." cümlenizde anladım ben sizi, affettim. Siz genç mezarlık bekçisinden bahsederken "Kendi duygularını kendisinden evvel yazmış birisiyle karşılaştığı zaman biraz rahatlıyordu." dediniz ya, ben de sizi bu yüzden bu kadar sevdim zaten. Çünkü siz aslında yine genç mezarlık bekçisinden değil de kendinizden bahsediyordunuz, bunu da çok ileri bir sayfada aşikar etmiştiniz zaten "Kim bilir yine hangi yangını sermaye ve nakkaşı bahane edip, ruhumdan söz açacaktım." diyerek. Anladım.

Teşekkür ederim beni yine eşsiz alemlere götürdüğünüz için. "İçinden şiirsiz geçilemeyecek kadar derin gözleri vardı" gibi, "Teşbihe ne şükür" gibi; buraya yazmakla bitmeyecek bütün o büyüleyici cümleleriniz için de teşekkür ederim.

Siz durulduktan sonra ben sizin ilk yazdığınız kitabı okudum, şimdiki yazdıklarınızın bundan biraz farklı olduğunu biliyorum. Belki sizin tam bu kitabı yazarken bu yürek yangınlarını çektiğiniz yaştayım. Kim bilir, sizden başka...? O yüzden birgün bir şekilde varlığımdan haberdar olursanız ve size ulaşabilirsem tam da bununla ilgili konuşacağım sizinle, bu yangına rağmen yaşamanın teminatını alacağım. Ben düzgün ifade edemeyeceğim belki, takılıp kalacağım. Ama eminim ki siz anlarsınız. Eminim. Ya de dediğiniz gibi, "mutlaka" :)
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.685 Oy)18.261 beğeni41.386 okunma2.707 alıntı174.101 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.355 Oy)12.935 beğeni33.102 okunma3.131 alıntı139.107 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.437 Oy)11.118 beğeni27.509 okunma1.504 alıntı144.624 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.213 Oy)8.527 beğeni27.361 okunma760 alıntı133.345 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.554 Oy)8.508 beğeni25.125 okunma2.293 alıntı108.489 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.269 Oy)8.711 beğeni24.244 okunma1.292 alıntı119.283 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.877 Oy)8.821 beğeni24.211 okunma1.645 alıntı112.316 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (4.790 Oy)5.177 beğeni16.536 okunma927 alıntı57.134 gösterim
  • Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
    8.3/10 (3.025 Oy)3.240 beğeni14.470 okunma786 alıntı44.505 gösterim
  • Od
    8.5/10 (1.930 Oy)1.918 beğeni7.324 okunma1.072 alıntı30.491 gösterim
"Birbirinden çılgın on iki hikaye... Hele ki Enderun Ağasına aşık ve aşkından bitap bir genç kalfa; genç kalfaya olan aşkı kendisine tüm ülkede ünlenecek şiirler yazdırtan bir mezarlık bekçisi ve dertlere deva gizemli bir lalenin hikayesi var ki!"

Nazan Bekiroğlu'nun bu kitabını Elfida’nın kaleminden tanımak için : http://1cay1kitap.com/nun-masallari/
Merhaba canım insanlar, mutlu sabahlar, günler,akşamlar...

Bu siteye ilk katıldığım zamanlarda, yaklaşık bir yıl kadar önce, şu an ismini ne yazık ki hatirlayamadığım bir okur sayesinde ismini duydum Nazan Bekiroglu'nun. O günden bugüne bir kitabını alıp okumamıştım, röportajlarını ve sitedeki alıntı ve incelemeleri okumama karşın. Site sayesinde tanıdığım bu naif insanı yine site okutturdu bana.
Ilgili etkinlik; #32335575

Bu kitabı okurken şuna kanaat getirdim, bir kitabı okumaktan çok hangi şartlar altında ve nerede okuduğun önemli. Tamam okudun,bazı şeyler anladın,ders çıkardın kendince de bunları hangi şartlar altında yaptın?

Ben bu kitaba 11Agustos'ta başladığımda şöyle bir not düşmüşüm;

"sinirliyim oldukça,masallarında sakinlestir beni"
Kitabı o sinirli halle başlayıp biraz okuduktan sonra üç dört gün elime almayınca, alamayınca anladım tabi, o anki halimiz neyse yansıyor kitaba. Beni böyle, bu halimle okuma diyor kitap. Git sakinles öyle gel, bak ben sana burda yoğun ve duygusal dilimle bazı duygulardan, iç cekismelerinden bahsedeceğim. Git sakin bir ruhla beni eline al diyor.
Yada ben şu an cidden abartıyorum. Kitabın böyle söylediğini gerçekten ve abartmadığımı varsayarak, kitabı dinledim ve beş altı gün sonra, bir özür notu yazarak başladım kitaba.


Başladın koskoca yirmi günde okudun ne anladın Arzu bu kitaptan hele sen onu anlat" dersen şimdi bana sevgili okur vereceğim tam bir cümle yok. "Kitapta anlatılan bu" diye bir şey söyleyemem sana. Neler var kitapta sayabilirim ama.

Sevgili Hattatımızı okuyoruz, karısını,cariyeyi, sayfalarca yazmasını sonra tüm yazdıklarının siyah bir noktaya dönüşmesini.
Padişahı okuyoruz, kahramanımızı yani aslında öykücümüzu eksiksiz anlayan padişahımızı.
Genç kalfayi, mezarlık bekcisini, Enderun ağasını..
Ve en sonunda pek sevgili Nigar Hanımı. Bir insanın duygularını, başka bir hayatı,tamamiyle içine girdiği aynı zamanda tümüyle dışında olduğu bir hayatı bu kadar narin ve zarif cümleler ile nasıl anlattığına şahitlik ediyoruz son bölümde.

Baştan sona bir masalın, bir şiirin içindeyiz.

Kitap bitti, tarifsiz bir his yaşadığım.

Kitabı okuyayım mı derseniz, okuyun fakat dingin bu ruh hali ile.. zaman zaman sıkılabilirsiniz, pes etmeyin. Biraz zorluyor fakat değiyor, -öykücünün kahramanınmis gibi anlatmasina karşın aslında kendisinin olan ve bunu itiraf ettiği- öyküye dahil olmanıza.

Kitapla ve iyi kalın..

Yazara bir not;
Aramızda üçüncü boyutların varlığından haberdar değilim -varsa-fakat yüzyıllar yok,aynı zamanı paylaşıyoruz sizinle, umarım bir yerlere yolumuz kesişir.
Evett dün gece bitirmiş olduğum, Nazan Bekiroğlu'nun ilk kitabı olan Nun Masalları da hitama erdi. Kitabın ismi "Masal" olarak geçsede, hikâye ve denemelerden oluşan bir eser. Birçok okuyucusunu yoran bir kitap olmuş; lâkin ben hiç sıkılmadan büyük merakla okudum. Ilk kısımlarda Hattat-Padişah-Mezar Bekçisi-Genç Kalfa- ilaahir karakterlerden oluşan hikâyeler mevcut. Mamafih kendi yazdıklarını elestirel yönde deneme olarak yazması beni kendine çekti diyebilirim. Okuyucusuyla konuşan kitapları ve kendi kendiyle konuşan kitapları okumayı seviyorum.

Son kısımlarda yine küçük hikâyeler mevcuttu. Hatta "Akşam Ağası" isimli hikâyeyi okurken, sanki okumadım da o an kendimi oradaymışım zannettim. Nazan Hoca'nın hayal gücü çok kuvvetli. Zira sanıyorum ki, bir otobüs durağında beklerken, hayatını araştırdığım eski bir zatın, gerçekmiş gibi yanıma gelmesini ben asla aklıma getiremezdim. Bu yönden benim için keyifli bir bakış oldu :)

Kitapta altını çizdiğim çok fazla yer oldu. Kitabın son kısmında Şair Nigâr Hanım'ı kaleme almış ve zaten ikinci kitabı da Nigâr Hanım için ve onun adıyla yazdığı bir eser olmuş. Son kısımdaki Nigâr Hanım'a gösterdiği ilgiyi biraz abartılı buldum. Yani karşı cinsi sever ve över gibi kaleme almış, her ne kadar çok değerli biri olsa da, bu denli duygu aktarımı yani bir kadının bir başka kadını bu denli, bu kadar çok övmesi beni şaşırttı. Zaman zaman "Yanlış mı anlıyorum, yoksa bir erkekten mi bahsediyor veya erkek gözüyle mi yazıyor" diye düşündüğüm oldu. Fakat yine bununla birlikte, öyle ya da böyle duygu aktarımı çok güzeldi.

Kendimce bir karara vardım. Bazı yazarların ilk yazdıkları kitaplardan başlayıp tarih sırasına göre okuyacağım inşallah. Bunlardan biri de Nazan Bekiroğlu. Lâkin Nun Masalları'ndan sonraki iki kitabının basımı gözükmüyor. Nasıl bulacağımı da bilemiyorum. Belki bir gün bir yerlerde önüme düşer Tavsiye edeceğim kitaplar arasında yerini aldı
Şimdiye kadar sayfası az olmasına rağmen bu kadar uzun süre elimde kalan bir kitap olmamıştı. Bu kitap ilk oldu. Neden bilmiyorum ama bir türlü kitaba kapılıp gidemedim. Açıkçası ilgimi ve dikkatimi çekemedi yazar. Kitabın beğendiğim bir tarafı ise sayfa tasarımları onlar da olmasa sanırım kitabı yarım bırakmak zorunda kalacaktım.. :)
Yine bir heves ve merak ile başlanan, ve hüsran ile sonuçlanamadan yarım kalan bir kitap daha. Çoğunluğun sevdiği şeyleri niye sevemiyorum ben?
Kısa bir kitap olmasına rağmen günlerdir elimde sürünüyordu. Sonunda can çekişen ruhumu kurtarmak için bırakmak zorunda kaldim.
Zaten en baştan, o akılsız Hattat'ın cariyeyi seçmek gibi bir hata yapmasindan dolayı sevemeden soğudum. Derken ortaya bir de genç mezarlik bekçisi çıkti. O da aşkından öldü bitti eridi, namı tüm şehre yayıldı, sonra ne oldu? Sevdasına kavuştuktan sonra bitti, aşk falan kalmadi. Bu da ikinci gol oldu bana.
Hele üzgünüm ama Nazan hanımın, karakterlerine seslenişleri beni baydı da baydı. Dili ve kullandığı kelimeler de oldukça ağır geldi bana. Sürekli kelime anlamı araştırmak ilerlememi engelledi ve ilgimi söndürdü. Kitapları yarım birakmak çok üzüyor beni.
Kutuphanemde yedi yıllık okunmayi beklemenin verdiği bir yorgunluk vardı sayfalarda o yüzden çok akıcı bir okuma olduğunu söyleyemeyeceğim. Bu biraz benim okumaya ayırdığım zamanla biraz da Nazan hocanın üslubuyla alakali bir durumdu sanırım. Bir otobüste, banka yada hastane kuyruğunda, çok bunalmış olduğunuz bir zamanda okunacak bir kitap değil bana göre. Bu kitap için özel dingin ve mutlu bir zaman ayırmanız gerekiyor. Söylemler muazzam ama bütün cümleler üzerinde düşünüp hayal etmeniz gerekiyor tam manasıyla olaydan kopmamak için. Bir de öyle her hangi bir sayfada birakamiyorsunuz okumayı çünkü tekrar başladığınızda önceki sayfalarla bağlantı kurmak epey zorlaşıyor.
Aralara serpiştirilmiş manzum kısımlar biraz yoğun anlamlar içerdiği için öyle hemen okuyup geçilecek cinsten olmadığı için sayfalarda ilerlemek çok kolay olmadı benim için.
Bütün bunların yani sıra yine de her kütüphanede bulunması gereken bir kitap diyebilirim. Farklı bir kitabı okurken bile arada elinize alıp şöyle bir göz gezdirerek kafanızı dagitabileceginiz kadar da edebi lezzeti yoğun bir eser olmuş. Güzel mutlu dingin zamanlarının için yanınızda olması temennisiyle.
Biliyorum çoğu kişi için favori değil bu kitap ama benim için gerçekten çok özeldir. O kadar kendimi bulduğum ve etkilendiğim bir kitap ki nasıl yorum yapacağımı bilmiyorum.
Nazan Bekiroğlu'nun okuduğum ikinci kitabıydı bu. İlk kitabında kendimden çok şey bularak ikinci kitabını da okuma gereksinimi duydum ve yine kendimden çok şey buldum.Öyle güzel yüreğe dokunan bir kitap ki adeta okurken biri size sözleriyle sarılıyormuş gibi hissediyorsunuz.Bu kitap hiç bitmemeli hikayeler devam etmeli denilen kitaplardan bir tanesi kesinlikle.
Çocukluğumun masallarında imzası olmasa da şimdi okuduğum masallarda Nazan hocamın imzası var... Osmanlı devrinden seçip çıkardığı tüm o güzel kelimeleriyle sıraladığı dizelerde kayboluyorum daima... Hep yazsa keşke o... Bende hep okusam...
"Benim işime yarayabilecek tek yanında yaşanamayanın acısı. Bunca yaşanmışsa rağmen yarım kalanın..
Siz hep yaşayandınız. Ben dışardan bakan
Siz hep dokunandınız . Bende dokunamayan
Ben kendimi sizin hayatınıza gönüllü devreden,siz o hayatı devralan..
Ben........
"Sesini duymak isterdim.
İsterdim ki bir akşam üzeri, martılar kar çiçekleri arasında çığlık atarken seninle de bir deniz kıyısında karşılaşalım..."
Ne ben aynı ben’im ne sen aynı sen’sin.
Üstelik sen ve ben, ben ve sen de değiliz.
Nazan Bekiroğlu
Sayfa 29 - Timaş Yayınları
Kendimi korumak için korunaksızlığımı arttırmaktan başkaca da bir işe yaramayan şeyi, en iyi susmayı biliyorum.
Nazan Bekiroğlu
Sayfa 97 - Kitapla ilgili yazımızı profildeki linkten okuyabilirsiniz. Okumayı unutmayın!

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Nun Masalları
Baskı tarihi:
2007
Sayfa sayısı:
160
Format:
Karton kapak
ISBN:
978-975-263-668-2
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Timaş
Nazan Bekiroğlu’nun Unutulmaz Eseri “Nun Masalları” Timaş’ta.

Masal gemisi, nihayet İstanbul Boğazı’ndan, son padişahla son şehzadesini alarak uzaklaştı.
Hiçbir şey kalmadı geriye.
Bir büyük boşluk kaldı geriye.
Bir deutun bunları, bulutların ufuk üzerinde koştuğu güz akşamları, kıyıya iyice yanaşan masal gemilerinin gölgelerine bakarak ve dahi o gölgeleri kendisi gibi görebilecek başkalarının varlığını da vehmederek dalgalara söyleyen öykücü.

Kitabı okuyanlar 501 okur

  • MecazSız
  • Drkitapsever
  • nurçolak.
  • Nazlı Soyalp
  • özgür özdemir
  • Arzu Kızıltunç
  • Zeynep Efetekin
  • Odintsova
  • Shadow
  • Aycan Guler

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%3.6
14-17 Yaş
%1.5
18-24 Yaş
%21.6
25-34 Yaş
%45.9
35-44 Yaş
%20.6
45-54 Yaş
%4.6
55-64 Yaş
%1
65+ Yaş
%1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%72.5
Erkek
%27.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%19.2 (28)
9
%15.1 (22)
8
%24.7 (36)
7
%11.6 (17)
6
%13 (19)
5
%6.2 (9)
4
%5.5 (8)
3
%0.7 (1)
2
%3.4 (5)
1
%0.7 (1)

Kitabın sıralamaları