Hangi duyguyu nasıl ifade edeceği önceden belirlenmiş sözün, hayatı anlamlı kılması nasıl beklenebilir ki?
Aşktan bahsettik, aşkı tanımıyorduk. Öldük, ölmüyorduk. Sadakatten söz ettik, sadakati bilmiyorduk. Sevdik, aslında sevmiyorduk. Aldık, veriyorduk; verdik alıyorduk. Söz yerini buluyordu sadece, iyi düşüyordu, uygun. Söylüyorduk, yazıyorduk, okuyorduk...
Bu sebepten; "Şimdiye kadar bütün öğrendiklerim" dedi yazıcı, "Hayata dair, hiçbir şeyi anlamama yetmediler. Öyleyse onları unutmalıyım. Unutmalı ve yeniden başlamalıyım." Kapatıp gözlerini şimdi sildi hafızasını. Açtı kitaplarını, tek tek okumaya başladı. Kelimelerin verdiği kadarını aldı ve yazdı yeniden hepsini. Kuşları, çiçekleri, böcekleri... Bilemedi ki hayatı kelimelerden öğrenemeyeceğini. Hayatın kelimelerden çıkabileceğini zannetmişti. "Oysa karşıladıkları nesneyi bile göstermiyorlar. "Demek ki kelimeler hayattan çıkıyor, hayat kelimelerden değil" dedi. Kelimelerle hayat ne zaman uydu ki birbirine!
Yazar hayatı anlatıyor demek vasat bir tabir olur. Yazar aslında hayatı bize anlamlı kılan kelimelerin, sana, bana, bize nasıl yansıdığını, aynı anlamları içermese de elbet benzer bir anlamda buluşulacağını anlatıyor. Bununla beraber aslında ne kadar çok anlatırsak anlatalım hiçbir kelime duygu yoğunluğunu kapsayacak kadar derin ve zengin değil demek istiyor. Edebiyata adını yazdıran isimlerle bunu ispat yoluna gidiyor ve diyor ki "öyle bir lisan ki adeta konuşan bir ruh olsun." (Mai ve Siyah- Uşaklıgil)
Aslolan nedir peki? Yazı mı, yazar mı, okuyucu mu? Yazı var oldukça elbet bir okuyucusu da olacaktır. Ama varoluşu da bir yazara tâbi değil midir onun? Öyleyse duygular eksilmesin ki yazılar var olsun, dua değil belki beddua olacak ama acılar hep olsun ki kelimeler dile gelsin, yazılsın, okunsun.
Tüm bu