O gece hava yine fena idi, hani ıslak rüzgarlı, yarı karanlık, yarı beyaz bulutlu, karmakarışık geceler vardır, kırpık ve aceleci bir ay da göğün etrafında dalgalı denize düşmüş bir teneke gibi kâh parlayıp kâh sönerek, bata çıka gider...
O zamanki kaçamak sevgilerimiz şimdiki devrin sekizine, onuna bedeldi... Aşk aşılmaz bir ırmak, basılmaz bir yangın, varılmaz bir memleketti; kahramanlar gibi uğraşmak, ezilip erimek, inim inim inlemek, ölümler geçirmek lazımdı. O zaman aşk yasak bir mal gibi, barut ve zehir gibi, gizli kapaklı, elden ele, fısıldaya, söyleşe, bin zorlukla satılırdı. Uzun uzun beklemek, özlemek, korkular, ürpermeler geçirmek icap ederdi.
İnsan oğlu, biyolojik ve psikolojik istiklaline rağmen çözülmeyen bir bilmece idi. Fakat yaratılış boyunca da kendi mahdut idrakiyle, kendi bilmecesini çözmeye uğraşmaktan geri durmamıştı.
Ah bu ağaçlar... şehri şehir yapan, binlerce yeşil gözün kadehi ile etrafa huzur dağıtan vefalı, sefalı, sadık dostlar... eskiden İstanbul şehri bu asil, bu kanaatli aşinaların varlığı ile ne kadar mesut, ne kadar memnun ve ne kadar mamurdu.