• Işığı söndürdüm, bilgisayarı kapadım, gün boyu koşturmaktan bitkin düşen bedenimi yatağın üzerine bıraktım. Aklım başka bir yerde kalbim memleketin bir başka köşesinde... Önce sola döndüm sonra sağa sonra tekrar sola. Rutin şeylerdi bunlar, her gün düzenli olarak yaptığım şeylerden bazıları... Uykumu bekledim gelmedi, koyun saydım gelmedi, yataktan kalkıp odada bir iki dolandım yine gelmedi. Neyse uzatmanın anlamı yok, uykum gelmedi diye bunu hüzünlü bir aşk hikayesi gibi anlatacak değilim. Sıkıntılı bir durumdu gerçekten. Dışarıda yağmur çiseliyordu, aylardan marttı ama bunun da bir önemi yoktu; çünkü anlatacağım şey bununla ilgili değildi. İçimde büyüyen sıkıntı kendini büyük bir bıkkınlığa bıraktı, anatomiyle uzaktan yakından bir ilgisi olmamasına rağmen ben buna bıkkınlığın anatomisi dedim.

    Siz bıkmadınız mı yani bozuk plak gibi kendini tekrar eden hayatınızdan, her gün gördüğünüz insanların yüzündeki o çelişik ifadeden, üç tekerlekli bisiklet uğruna debelenilen çocukluk anılarından, ucu delik çorabınızdan, kapı komşunuzu çekiştirmekten, gittiğiniz her yerde bir yolunu bulup size yokluğunu hissettiren paradan? Bıkıp usanmadığınızı mı söylüyorsunuz bu sefer şampiyonluk bizim diye yırtınmaktan, en olmadık takıma yenilip baş ağrısı çekmekten, içinde bir sahtekar büyütmekten ya da en olumlu yönlerinizi ibresi bozuk bir pusulaya emanet etmekten?
    Çocukluğunuz misafirliğe yanınızda götürdüğünüz ayağından ya da kafasından sakat olan bebeklerle oynadığınız oyunlarla geçti. Ne gözyaşları döktünüz pamuk helva, elmalı şeker ve rengarenk balonlar için. Her seferinde bakkaldan aldığınız plastik topu kapıp koştunuz ötedeki boş araziye ama her seferinde maç yarım kaldı, top patladı. Siz hiç üşenmeden bir daha bakkalın yolunu tuttunuz, maçınız hiç bitmedi veya bir başkasına başladınız, eve geç gittiniz, terli terli su içtiniz, pijamaları giyip sinemaya ilk kez gitmek için firar ettiniz. Hava yağmurluydu, hafif soğuktu ama sorun değildi sizin için. Zaten sinema da oraya ilk kez gidecek biri için uzak sayılmazdı. Ne de olsa memleketin ilk alışveriş merkezi, mahallenin az biraz ötesindeydi. Biriktirdiğiniz harçlığınızla bilet alıp içeriye girdiniz, uygunsuz yerlerde gözlerinizi kapatıyormuş gibi yapıp çaktırmadan o sahneyi seyrettiniz, film bitmeden dönüş yoluna koyulurken büyüklerinize yakalanıp bir iki tokat yedikten sonra yatağı boyladınız.

    Ertesi sabah uyandığınızda kolunuzdan tutup oraya götürdüler sizi, dışarıda demir kapısı olan, önünde kocaman bir bahçe bulunan, sonbaharla birlikte boyası dökülmüş, sararmış bir binaya geldiniz. Bahçe kapısından içeriye geçip bahçedekilere şaşkın bakışlar fırlatırken elinizden tutan kişi sizi binanın bir başka kapısından içeriye doğru çekiyordu, uzun bir koridor belirdi, koridorun sonundaki bulut mavisi kapıdan da geçtiniz. O da ne! Sizin gibi giyinmiş, size benzemeye çalışan bir sürü çocuk... Üstelik bir de ezberlemeniz gereken numaranız, uymanız gereken kurallar olacaktı ki benim en çok canımı sıkan şey buydu. Hiçbir kuralı öğrenmedim, uygulanmayan kuralların cezasını çekerken tanışıp memnun olmadığımı belirttiğim durumlardan hiç kaçmadım ki çoğu zaman bu bile sıkıyor insanı. Okullar kurallarla birlikte hayatın öğretildiği yerdi ki hayat, mahalledeki tüm gençlerin hayranı olduğu esmer komşu kızı değil hani. O her daim yaşadıklarımızın toplamıydı. Bunu da istemiyordum ben; çünkü burada öğrendiklerimle bir sabah uyandığımda sakal tıraşı olmam gerektiğini fark edecektim. Hayattan bezecek, her gün kendini tekrarlayan bir hayatın parçası olmak canımı çok sıkacaktı ki yirmili yaşlarda bile katlanılmıyor bu kısır döngüye. Üstelik çocukluğum anılarda kalacak, zamanın o düzenbaz sarkacına lanet eden yetişkin bir küfürbaz olacaktım.

    Hayır! Ben büyümek istemiyordum ama isteğim gerçekleşmedi ve büyüdüm, hem de öyle bir büyüdüm ki tüylerimin ürperdiğini fark ettim bu sahtekar dünyada. Gözünüzün içine baka baka yalan söyleyenlerden, aslında tam anlamıyla bir korkak olup da korkusuz geçinenlerden, başkasına sinirlenip hıncını benden çıkarmaya çalışanlardan acemice kendimi sıyırmaya çalışarak büyüdüm.

    Çocukluğum anılarda kaldı ve ben o günleri hatırladıkça hüzünlenmekten bıktım; çünkü benim gibiler hep böyledir ya da birbirine benziyor dar vakitlerde yaşanmış hayatlar. Sizden söz ediyorum. Sakın kendinizi saklamaya çalışmayın! Ben sistemin hastalıklı bir çocuğu olarak kabul etmekteyim ki sıkılmaktan sıkılanları, haline şükret dostum beterin beteri var diye teselli edenleri görmüş bulunuyorum. Sakın biz sıkılgangillerden değiliz demeyin!

    Hangi sokağa sapsanız okula çıkmaktan, o sokaklarda ayakkabı eskitmekten, havalı geçinen kızlardan, kendini bir şey sanan erkeklerden, arka sırada kös kös oturmuş gözlüklüden, her sınavda seksenden aşağı not almayan insan görünüşlü ottan sizin de ne denli bıktığınızın farkındayım.

    Bu bir döngü, kendini yineleyip tekrar etmekte durmadan. Çomak sokmadı çarka hiç kimse. Şarkısını sevdik hepimiz, selam ettik Cem Baba'ya da buradan. Ancak bir dişli de biz eklemeyi unutmadık düzene ve herkes olduğu gibi sıkıla sıkıla devam etti hayatına.
    Her gün onlarca yalan söyleyip her solukta sona biraz daha yaklaşıyoruz ve Tanrım biz mutluyuz! Yalnızlıktan korkup kalabalık geziyor, kalabalıkların içinde büyüyen bir yalnızlığa aşık oluyoruz. İşte gece gece böylesi bir aşk yüzünden uyuyamıyoruz ki aşklar yalnızlıkların yakıldığı coğrafyada hayat bulur ama benim coğrafyam iyi değil.

    Neyse... Sonuç olarak yazmaktan, coğrafyadan, yalnızlıktan, uykusuzluktan bıktım aşktan bıkmadığım kadar. Gökten düşecek olsaydı üç elma (ki bu bir masal değil) biri bana biri size biri de hayata...