Tubarsln

İslam'ın yetmişinci senelerinde bir hoca talebelerine okuma, yazma ve başka dersler öğretirken, öğrencilerin olduğu salon o kadar büyükmüş ki, katır ve eşeğin sırtında dolaşarak onlarla ilgilenebiliyormuş. Hicri 1. yüzyılın sonlarına doğru İslam dünyasında okuma yazma bilenlerin sayısı bütün dünyadaki okuma yazma bilenlerin sayısından daha çoktu. Bunu bilim adamları umumiyetle gözden kaçırdılar.
Sayfa 120·Kitabı okudu
Reklam
Turan: Sürekli vurguladığınız bir husus var: "Batılılar karşısındaki kompleksten kurtulalım" diyorsunuz. Bu çok önemli bir konu. Bunu biraz açabilir misiniz? Sezgin: Evet böylesi bir kompleks var. Bu hususta uzun uzun düşündüm, okudum. Kendimi inandırır bir neticeye ulaştığımı sanmyorum. O da şu: Avrupalılar 10. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar 500 yıl boyunca Müslümanlardan bilim aldılar. Sonra Müslümanlarda duraklama, yavaşlama, sonra da gerileme dönemi başladı. İslam dünyası böyle gerilerken, İslam dünyasından gelen kitaplarla donanan Avrupa'da yeni bir dönem başladı. Bundan sonra Avrupalılar kendilerini İslam dünyasından üstün görmeye başladılar. Müslümanlar da 16. yüzyılın sonunda, 17. yüzyılın başında Avrupalıların teknikteki bu üstünlüklerini gördüler. Ama Müslümanlar kendilerinin, Avrupa'yı bu üstünlük seviyesine getiren kaynak olduklarını bilmiyorlardı. Avrupalılar da bu duruma nasıl geldiklerini bilmiyorlardı. Böylece 17. yüzyılın başlarında Avrupalılarda bir üstünlük duygusu, Müslümanlarda ise yavaş yavaş bir aşağılık duygusu uyanmaya başladı. İslam dünyasında, Müslümanlar da bu gerilemenin nedenini sormaya başladılar.
Sayfa 106·Kitabı okudu
Müslümanlar bilgiyi alırken bir komplekse kapılmadılar. Avrupalılar Müslümanlardan alırken "düşmanlarından” alma olarak görüyorlarken, Müslümanlar Yunanlılardan bilgiyi alırken onların ateist olduklarını hiç mesele etmediler. Müslümanlar kaynak gösterme hususuna çok dikkat ettiler. Kimden almışlarsa mesela Galen'den, Hipokrat'tan, isimlerini zikrettiler. Gerek duyduklarında tenkit ettiler. Bunu yaparken de asla sıkılma duygusu taşımamışlardır Fakat tenkitlerde insaflı kalmaya çalıştılar. Tenkit ve ilim böylelikle tabii bir yola girdi. Avrupa'ya gelince, Avrupa'da bilim, "düşmanlardan alınan bir bilim"di. Bilimi ilk alanlar da din adamlarıydı. Kilisenin, bugünkü Avrupa medeniyetinin doğmasındaki rolü çok büyüktür. Din adamları, manastırlarda İslam bilim kitaplarını tercüme ettiler. Hatta Yahudi aracılara tercüme ettirip Latince'ye çevirdiler. Buna başlarken çok zaman "düşmandan mal kaçırmak anlayışıyla yaptılar. Onları Müslümanlara yönelik göstermemek problem arz etmiyordu.
Sayfa 103·Kitabı okudu
Ey Türk gençliği! Tanı Sezgin'i!
Hindistan'ın en güneyindeki Madras şehri kütüphanelerine kadar bütün dünya kütüphanelerini görmeye çalıştım. Aşağı yukarı mübalağa değil, 400.000 cilde yakın yazma gördüm. Ben böyle bir kitabı düşünemiyordum bile. Bütün dünyadaki Arapça yazmalara dayanan Arap Edebiyatı Tarihi ortaya çıksın diye. Şunu da anlatayım: İstanbul'daki kütüphaneleri nasıl tanı- yordum? Evvela Hocamla kütüphanelere gidiyorduk, yazmaları tanıyorduk. İstanbul'da o zaman 200.000'den fazla yazma vardı. Onların hemen hemen hepsini görmek lazımdı. Ne yapıyordum? Kütüphanelerin muayyen temizlik günleri vardı. O temizlik günlerini ben kaydederdim. Kütüphanecilere derdim ki: "Lütfen baş- ladığınız zaman bana haber verin, ben de gelip o yazmaları görmek stiyorum." Bu bir firsattı benim için. Onlar 1'den başlayıp 2 bin, 3 bin ciltlik kütüphaneyi temizliyorlardı. Ben de onların eline gecen her yazmayı elime alıyordum. Yazmalara bakıp, çok mühimlerini kaydedip ondan sonra bir daha gidip o yazmaları görüyordum. Turan: Tahminen kaç ülkeye gittiniz bunları araştırmak için? Sezgin: Belki 60 ülkenin kütüphanelerini gezdim. Bütün Avrupa'nın kütüphanelerini gördüm. Fas'tan Kahire'ye kadar bütün kuzey Afrika'nın, Suriye ve İran'ın kütüphanelerini gördüm. Iran kutuphaneleri de çok zengindir. Hindistan, Rusya ne varsa ihtimalleri denedim.
Biz okulda, lisede hocalarımızdan yanlış, haksız hikâyeler duyardık. Ben ilkokula gittiğimde okulun ikinci haftasında benim süslü püslü bir hanım öğretmenim vardı. O derste bize diyordu ki: "Müslüman âlimler dünyanın öküzün boynuzunda olduğuna inanıyorlar." Ben bunun tashihini hiçbir lise kitabında görmedim. Ben bu bilgiyi üniversiteye kadar taşıdım. Alman hocam Hellmut Ritter'in sayesinde etütlere girdim, gerçekleri gördüm. Frankfurt'taki çalışmalarımdan sonra baktım ki Müslüman- lar dünyayla güneş arasındaki en kısa mesafenin en uzak noktasının yıllık ne kadar değiştiğini saniyelerle hesaplayabilmişler. Yine Biruni dört mevsimin süresini tutuyor, ondan sonra bunu diferansiyel matematikte çözüyor. Bunları öğrendik. Bu bilgiyle benim hoca hanımın söylediği laf arasındaki farkı daima düşünüyorum.
Sayfa 60·Kitabı okudu