Stefen Zweig'i ilk defa üç ya da dört gün önce okudum.
Bununla ilgili konuşmak istiyorum çünkü baya noluyor lan moduna girdim.
Spoiler içerebilir okumayan, okuyacak olan, hiç kimsenin fikrinin tesiri altında kalmak istemeyenler hızlıca ekranı kaydırsın.
Burada yazdığım da düşündüğüm ve hissettiklerimin yüzde onu bile etmeyecek muhtemelen ki bunu istemem de ama yinede bir şeyler diyeceğim.
Okuduğum Olağanüstü Bir Gece kitabında ki subayı öylesine iyi anladım ki bu bana baya rahatsızlık verdi çünkü insanların genel itibariyle kabulleneyemeceği bir suç işlemiş olan karakterin pişmanlık ve utancı hissetmediğinin farkına varmasıyla tüm duygularının uyarılmış olmasıyla bir yeni doğuş yaşamasıydı ki bunun ne kadar beni çok da etkilemediğini düşünsem de ( çünkü bunun olabilitesini kendime çok önceden kanıtlamıştım ) öyle değilmiş.
O alt metin olarak algıladığım insanın düşüncelerinin duygularına hükümsüzlüğünün gerçekliği beni baya nakavt etti diyebilirim çünkü şu zamana kadar hissetiğime ( yüksek oranda zandan ibaret olan ) zıt çizgideydi.
Bunu hazmetmek aslında çok uzun sürmedi ki bugün diğer Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'i okudum.
İngiliz kadının anlattığı bu anının içerisinde ki olaylar ve hisler öylesine tanıdık geliyor ki kendi kendime acaba ben mi yönlendiriyorum dedim.
Kadının o anılarında ki baş kahramana hissettiği tüm duygu tasvirlerini öylesi içtenlikle yaşadım ki okurken sonu hakkında yazdığım senaryoyla ufacık bir yerden bile kesişim göstermeyişi beni zerre huzursuz etmedi ( neden bilmiyorum. ) aksine ilk kitaptan sonra o alttan zihnime yerleşen düşünce daha da kuvvetlendi.
Doğruluğunu ya da yanlışlığını umursamadığım, beynimin en işlek caddesine yapıştırdığım bu düşünceye ne olacak bilmiyorum ve Zweig bunu bilinçli mi naklediyor yoksa
ben mi farkında