Gece Açan Çiçekler adlı eseri ile tanıştığım
Tarık Tufan bir kez daha anlatımı ile anlatımdaki akıcılığı ile iyi ki okudum dedirtti.
Hep bir son bekleriz hayatta, son varsa tabi ki mutlu bir son isteriz daha sonra. Ama bu eserde mutlu ya da mutsuz denilecek bir son yoktu. Devamında noldu dedirten bir son vardı. Gerçi sadece sonu değil benim için noldu dedirten kısım; Rüstem ve Nurhan’a ne oldu ( rüyada görüldüğü gibi Rüstem öldü mü?) Halil Coşkun nasıl öldü?
Bir şehzadenin ( sadece isimsiz kahramanın lakabı) nasıl bir maddi aşka düşüp yolundan vazgeçip manevi aşkını kaybedişi anlatılıyor. İnsanın kendinden daha büyük düşmanının olmadığını , onu yolundan, istediklerinden vazgeçirecek tek kişinin kendisi olduğunu açıkça gösteriyor. Bu dünyada hiçbir düşmanım yok, çünkü en çetin kavgaları kendi içimde yaşıyorum. Kendim varken bana zarar vermesi muhtemel bir başkasına ihtiyacım yok. Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yerin aydınlık olması anlamına gelmez.
Okurken asla ana karakterin Eda’ya olan duygularını aşk gibi hissedemedim. Annesini kaybettikten sonra gelen bir duygu eksikliği daha doğrusu tekrar bir duyguya tutunma ihtiyacı olarak hissettim. Gerçi hiçbir hikayenin başı olmaz. Her şey iç içe geçerken, zaman içinde hayat düz bir çizgiye dönmüşken, bizim olayları kavramaya başladığımız bir an vardır, fakat gerçekte o an hikayenin başı değildir. İnsanın, hayat düzenini altüst eden hikayelere bir başlangıç anı belirlemek için nafile bir çabası vardır. Bu da bir çeşit güvenlik arayışı aslında. Böylece hangi başlangıç anları, nasıl sonuçlar yol açıyor diye hesap edebilir insan. (Syf. 29) Baki Semih bende de bir huzur ve güven hissi uyandırdı. Tasavvufun getirdiği iç dinginlik yazarın üslubu ile bana da ulaştı. Tabi her şeyi kolayca buluyor yapıyor olması da
Doğum gününde ne yapacağımı bilmiyorum, böyle günler ölümden sonra kutlanır mı, yoksa doğum gününü artık geçersiz kılan başka bir tarih mi olur- ölüm tarihi.