Ama biz "Akletmek istemiyoruz.” dercesine âdeta nimetler zaten bizimmiş/bizim olması gerekiyormuş gibi davrandığımızda Yüce Yaradan, belli kavşaklarda nimetin asıl sahibinin kendisi olduğunu fark etmemizi sağlamak için hayatımızın içerisindeki bir parametreyi değiştirir. O andan itibaren nimetin farkına varmaya başlarız. Mesela bir sabah bir baş/boğaz ağrısı ile uyanırız; "Boğazımda bir yanma, başımda çok kötü bir ağrı var!.." dediğimiz zamanlarda boğazımızın batmadığı, başımızın ağrımadığı günlerin ne kadar büyük bir nimet olduğunu fark ederiz.
Allah katında en büyük suç, insanın farkındalığına rağmen çevresinin vadettiği çıkarlar uğruna yanlışta kalmaya devam etmesidir. Çünkü bu, çevresel menfaatlerimiz uğruna fark ettiğimiz hakikaten ödün vermek anlamına gelir. Bu durum bizi bazen sevdiğimiz biriyle, bazen anne babamızla, eşimizle, çocuğumuzla, bazen de çevremizle karşı karşıya getirir.
Ancak farkındalığını ısrarla görmezden gelerek yok sayarcasına böyle bir tercihe girenlerin önüne yokuş misali bir süreç açılır. Yeni taşındığı bir muhitteki camiden yükselen ezan sesine tahammül edemeyerek orayı terk edenlerin kaçtıkları şey, sadece "kendi farkındalıkları"dır. Bir cenazeyle karşılaştığı zaman da insanın kendi içinde oluşturduğu bir mana vardır. Karşılaşılan her olay içimizde bir karşılık arar. İnsan istemese de hemen bir ilişki kurar, tıpkı bir "gül'ün açılması gibi bir farkındalık önüne açılır ve "Sen de öleceksin!.." der.
Farkındalığını köreltmek isteyenler bir seferlik değil, sürekli tepki koymak zorundalar, farkındalıklarını sürekli karartmak zorundalar ki küfür üzere huzur bulabilsinler!.. Aksi halde bir adım sonra öleceklerini, huzura alınarak hesap vereceklerini ve azap göreceklerini düşünerek hayattan zevk alamazlar!