Bir şeylerin farkında olmamayı rahatlık olarak görüyoruz ve biliyoruz ki farkına varmak bizde sorumluluk oluşturuyor. Sorumluluk bizi belli bir zorluğun içerisine çekiyor. Çünkü kullar "farkına varır varmaz" Allah (c.c.), "Aferin! Hemen, al sana cennet!.." dememiş. “Sen istesen de istemesen de ben zaten seni farkına vardıracağım." diyor. Burası direkt ödül verilen bir yer değil ki. Farkındalıktan sonra, farkına vardığın hakikatin “gereğini yapma düşüncesi" belli zorluklar getiriyor.
Ama biz "Akletmek istemiyoruz.” dercesine âdeta nimetler zaten bizimmiş/bizim olması gerekiyormuş gibi davrandığımızda Yüce Yaradan, belli kavşaklarda nimetin asıl sahibinin kendisi olduğunu fark etmemizi sağlamak için hayatımızın içerisindeki bir parametreyi değiştirir. O andan itibaren nimetin farkına varmaya başlarız. Mesela bir sabah bir baş/boğaz ağrısı ile uyanırız; "Boğazımda bir yanma, başımda çok kötü bir ağrı var!.." dediğimiz zamanlarda boğazımızın batmadığı, başımızın ağrımadığı günlerin ne kadar büyük bir nimet olduğunu fark ederiz.
Allah katında en büyük suç, insanın farkındalığına rağmen çevresinin vadettiği çıkarlar uğruna yanlışta kalmaya devam etmesidir. Çünkü bu, çevresel menfaatlerimiz uğruna fark ettiğimiz hakikaten ödün vermek anlamına gelir. Bu durum bizi bazen sevdiğimiz biriyle, bazen anne babamızla, eşimizle, çocuğumuzla, bazen de çevremizle karşı karşıya getirir.