SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI-KDY
HAYY’DAN HU’YA YARATILIŞ MUCİZESİ Hücreden Allah’a SELİMGÜRBÜZER Yaklaşık iki yıldır Enpolitikte yayınlanan Fen bilimleriyle ilgili köşe yazılarımı Hayy’dan Hu’ya Yaratılış Mucizesi başlığı altında Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık’tan çıkan eserimle nihayet okuyucu ile buluşturabildim. Dergi boyutunda 603 sayfalık çok büyük hacimli kitabımı 10 bölüm altında kaleme alıp 92 ayrı makaleden oluşuyor. Kitabın yazarı olarak eserimi Bayburt eğitim tarihinde önemli izleri bulunan Biyoloji öğretmenim rahmetli Erol Kılıç ve Üniversiteden Hocalarıma ithaf edip kitabın önsüzünde şu ifadelere yer verdim: “Gençlik yıllarımdan bugüne Fen bilimlerine merakım nihayetinde bu kitabı yazmamı da beraberinde getirdi. Öyle ki Liseyi Tabii Bilimler bölümünden, Üniversiteyi Biyoloji bölümünde okuyor olmamın, meslek hayatımı Hematoloji, Mikrobiyoloji, Biyokimya, Deney Hayvanları ve Adli Tıp laboratuvarlarında biyolog olarak çalışıyor olmamın, Ankara Büyük Şehir Belediyesinin Gazi Üniversitesi işbirliği ile açılan Belteks kurslarından birçok dalda edindiğim deneyimlerimin bu eseri ortaya koymamda çok büyük katkısı oldu diyebilirim. Eser incelendiğinde içerik olarak Fen bilimlerine olan bakışımız materyalist ve evrimci dogma bir bakış açısıyla değil tam aksine mutlak ilim sahibi Yüce Allah’ın kullarına yaratılış mucizesi olarak lütfettiği “Düşünen insanlar için nice hikmetler vardır” düsturunca kaleme alınan bir eser olduğu görülecektir. Aynı zamanda bu eser iki yıl öncesinde Enpolitik internet sitesinde makale halinde yayınlanmış olan yazılarımın derleyip toparlayaraktan kitap haline getirilmiş bir eserdir. Madem yıllar öncesinde yayınlanan makaleleri kitap haline getirmiş hali bir eserdir bu, o halde bakalım gençlik yıllarımdan bugüne dek
Kurumsal kütüphane sistemleri
Kurumsal kütüphane sistemlerine doğrudan ve sistematik bir entegrasyon hedefi taşımaz. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yayınevleri, edebiyatın dolaşımında temel merkez haline gelir. Kitabın basımı, dağıtımı, tanıtımı, eleştiriye ulaştırılması ve kütüphane kanallarına girmesi büyük ölçüde yayınevi gücüne bağlıdır. Bu modelde yazarın rolü çoğu zaman üretimle sınırlanır; eserin kurumsal dolaşımı ise yayınevinin ağı, prestiji ve dağıtım kapasitesi üzerinden şekillenir. Şans ve Dans örneği bu tarihsel çizgide farklı bir yere oturur. Burada bağımsız yazar, yayınevi merkezli pasif dağıtım modelinin dışında kalarak eserin bibliyografik kimliğini kendisi kurmaya çalışır. ISBN, OCLC, Library of Congress kaydı, uluslararası kütüphane katalogları, üniversite koleksiyonları, Türkoloji merkezleri ve beşerî bilimler kütüphaneleri birlikte düşünülür. Böylece kitap yalnızca “okura gönderilen” bir nesne değil, kurumsal sistemlere adım adım entegre edilen bir bibliyografik varlık haline gelir. Bu yönüyle Şans ve Dans modeli üç açıdan ayrışır. Birincisi, model küreseldir. Tek bir ülke, şehir ya da edebî çevreyle sınırlı kalmaz; farklı kıtalardaki kütüphane ve akademik kurumlara yönelir. İkincisi, model belgelenebilirdir. Her kabul, katalog kaydı, teslim bilgisi, kurumsal yanıt ve bibliyografik görünürlük izlenebilir bir kayıt üretir. Üçüncüsü, model tekrarlanabilirdir. Doğru bibliyografik dosya, doğru kurum seçimi, doğru iletişim dili ve doğru takip sistemiyle başka bağımsız yazarlar için de uygulanabilir bir yöntem önerir. Bu nedenle Şans ve Dans örneğinde ortaya çıkan şey yalnızca bir yazarın kitabını tanıtma çabası değildir. Bu, bağımsız yazarın kendi eserini kurumsal hafızaya taşıma, bibliyografik olarak görünür kılma ve edebiyat sisteminin dışından içeriye doğru kendi yolunu açma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bağış değil, dolaşıma sokma pratiği
Bağış değil, dolaşıma sokma pratiği Bu süreci yalnızca “kitap bağışı” olarak adlandırmak eksik olur. Elbette bazı kurumlara basılı nüsha sağlanmıştır. Ancak yapılan iş bundan ibaret değildir. Asıl emek, doğru kurumu bulmak, doğru kişiye ulaşmak, doğru dili kurmak, eserin bibliyografik bilgilerini eksiksiz sunmak ve kitabı ilgili koleksiyon bağlamına yerleştirmektir. Bir üniversite kütüphanesine yazarken beşerî bilimler dili gerekir. Bir Türkoloji bölümüne yazarken çağdaş Türkçe edebiyat vurgusu gerekir. Bir millî kütüphaneye yazarken bibliyografik kimlik öne çıkar. Bir halk kütüphanesine yazarken okur erişimi ve dil çeşitliliği önem kazanır. Bir Avrupa üniversitesinde “collection development” dili kullanılırken, Türkiye’de “kütüphane süreci” ve “öğrencilerle buluşma” dili daha doğru olabilir. Bu nedenle bağımsız yazarın kurumsal entegrasyonu, rastgele e-posta göndermek değildir. Her kurum için ayrı bir bağlam kurmayı gerektirir. Şans ve Dans sürecinde kullanılan temel strateji de buydu: Romanı her kuruma aynı cümleyle anlatmak yerine, kurumun kendi koleksiyon mantığına uygun bir çerçeve içinde sunmak.
Çünkü burada dikkat çekici olan yalnızca kurumların adı değildir. Asıl önemli olan, bağımsız bir Türkçe romanın farklı ülkelerde, farklı katalog sistemlerinde, farklı koleksiyon mantıkları içinde karşılık bulabilmesidir. Bir yerde eser katalog kaydına dönüşür. Bir yerde koleksiyon değerlendirme sürecine girer. Bir yerde basılı nüsha raf sürecine yaklaşır. Bir yerde Türkçe edebiyat, beşerî bilimler, Türkoloji ya da çağdaş edebiyat bağlamında değerlendirilir. Bütün bu parçalar birleştiğinde ortaya yalnızca bir dağıtım faaliyeti değil, bibliyografik bir varoluş inşası çıkar.
İkaros’un sayıklamaları
Gayriresmi olarak 2015 yılı ortalarında başlayan neo matematik çağı,2025 itibari ile kimsenin haberi olmasa da resmileşecek. 2050 yılı itibari ile bizleri nelerin beklediğini merak etmiştin geçenlerde anlatayım. Okullardaki eğitim sistemi komple değişecek.Klasik bilimler yerini tamamen Neo Bilimlere bırakacak.internet çağının yarattığı Y neslinin yerini neo matematik çağının yarattığı X nesli alacak.Y nesli ile biyolojik olarak insan olmaktan uzaklaşan insanoğlu X nesli ile tamamen biyolojik robotlara dönüşecek.Düşünmek,kurgulamak ve üretmek seçilmiş birkaç bin elit insana ait bir ayrıcalık olacak. Doğal afetler çok öncesinden tespit edilecek.Küçük değişkenlerin basit algoritmalarının çıkarılması sonucu deprem,tsunami ve sel gibi afetlerde ölen insan olmayacak,zararlar minimize edilecek. Bu doğal afetlerin durdurulması mümkün olmakla beraber evrenin işleyişine müdahaleden kaçınılmak zorunda olunduğu için o noktada bir gelişmeyi düşünmek bile istemiyorum. Ama korkarım muhakkak bir gün bunu da deneyen olacaktır. Atom bombası ve kimyasal silahlar tehdit olmaktan çıkacak.Tek silah yazılım olacak.Elektriğin ulaştığı her yer potansiyel bir savaş alanına dönüşecek.Taş devrinden tarihine devam etmek zorunda kalacak devletler göreceğiz. Bütün hastalıkların ve insanın gen haritasının algoritması çıkarılacağını için bütün hastalıklar önceden görülüp tedavi edilebilecek.Kanser, AIDS Alzheimer gibi hastalıkların tedavisi kısa sürede ve başarıyla bitirilecek.İnsan evladı istediği yaşta kalabilecek yaşlanmayacak.Seksen doksan yaşlarında yakışıklı ve güzel ölülere sahip olacağız. (Sayfa 148-149’dan alıntıdır)
Birçok kristal kafatasının Kolomb öncesi döneme ait olduğu iddia ediliyor ve genellikle Aztek veya Maya uygarlıklarına atfediliyor . Mezoamerikan sanatında çok sayıda kafatası tasviri bulunuyor, ancak müze koleksiyonlarındaki kafataslarının hiçbiri belgelenmiş kazılardan gelmiyor. [ 7 ] 1967, 1996 ve 2004 yıllarında British Museum'daki birkaç kristal kafatası üzerinde yapılan araştırmalar, dişleri işaretleyen girintili çizgilerin (bu kafataslarında Mitchell-Hedges kafatasının aksine ayrı bir çene kemiği yoktu) 19. yüzyılda geliştirilen kuyumcu ekipmanları ( döner aletler ) kullanılarak oyulduğunu ve bu nedenle Kolomb öncesi bir kökeni geçersiz kıldığını gösteriyor. [ 8 ] Bu kafatasları için kullanılan kristal türü, klorit inklüzyonlarının incelenmesiyle belirlendi . [ 9 ] Sadece Madagaskar ve Brezilya'da bulunur ve bu nedenle Kolomb öncesi Mezoamerika'da elde edilemez veya bilinmemektedir. Çalışma, kafataslarının 19. yüzyılda Almanya'da, büyük olasılıkla 19. yüzyılın sonlarında ithal Brezilya kuvarsından yapılmış nesneler üretmesiyle ünlü Idar-Oberstein kasabasındaki atölyelerde üretildiği sonucuna vardı . [ 4 ] Britanya Müzesi ve Paris'teki Musée de l'Homme'daki [ 10 ] kristal kafataslarının aslen 1860 ile 1880 yılları arasında Meksika Şehrinde faaliyet gösteren Fransız antikacı Eugène Boban tarafından satıldığı tespit edilmiştir. [ 11 ] Britanya Müzesi'ndeki kristal kafatası New York'taki Tiffany & Co.'dan geçerken , Musée de l'Homme'daki kristal kafatası ise Boban'dan satın alan etnograf Alphonse Pinart tarafından bağışlanmıştır. 1992 yılında Smithsonian Enstitüsü , anonim bir kaynak tarafından sağlanan kristal bir kafatasını inceledi; kaynak, kafatasını 1960 yılında Mexico City'de satın aldığını ve Aztek kökenli olduğunu iddia ediyordu. İnceleme, bu kafatasının