Her şey mükemmel demiyorum ama gönül rahatlığıyla şunu söylüyorum, nereye gidersen git her şeyin mükemmel olduğu bir zaman olmayacak, çünkü hayat böyle. İstemek güzel, gayret etmek güzel ama bazen de istediğimiz bir şey olduğunda değil, bir şey istemeyi bıraktığınızda mutlu oluruz. 
(Spoiler içerir)
Martin Eden bittiğinde geriye net bir duygu kalmadı; hayranlıkla rahatsızlığın iç içe geçtiği tuhaf bir karışım kaldı. Martin’in intihara doğru yürüyüşü beni şaşırtmadı. Roman ilerledikçe onun için zihnimde yazdığım son da buydu; adım adım gelen, sessiz bir tükeniş.
Bir ideale bu kadar tutkuyla tutunabilmesi hayranlık uyandırıcı. Kendine inanması, kimsenin onu ciddiye almadığı bir noktada bile vazgeçmemesi… Ama aynı tutku, bir noktadan sonra rahatsız edici bir sertliğe dönüşüyor. Çünkü bu inat, kendine karşı hiç merhamet tanımıyor.
Roman benim için en çok arzunun yıkıcılığını anlattı. Martin, ait olmak istediği sınıf için kendini geliştiriyor; bilgi ve düşünce olarak o dünyanın çok ötesine geçiyor. Ve tam da bu sayede, o dünyanın ne kadar boş olduğunu görüyor. Çabası görünmez, şöhreti geldiğinde ise bir anda makbul.
Ruth’un en son gelişi bu boşluğu acı bir şekilde tamamlıyor. Martin artık arzuladığı yerde ama o yerin içi boş. Çünkü onun kendini var etme çabası, başkalarının gözünde var olma ihtiyacından hiçbir zaman tam olarak ayrışamıyor.
Martin Eden bana göre kaybetmedi. Bu, onun yürüdüğü yolun kaçınılmaz sonuydu.