Okuduğum en zayıf Canan Tan kitabı oldu maalesef, yüreğime son derece derinden dokunan kitaplarından sonra bu okuduğum kitap çok hafif bir kurgu ve duygu verdi bana.
(Spoiler içerir)
Martin Eden bittiğinde geriye net bir duygu kalmadı; hayranlıkla rahatsızlığın iç içe geçtiği tuhaf bir karışım kaldı. Martin’in intihara doğru yürüyüşü beni şaşırtmadı. Roman ilerledikçe onun için zihnimde yazdığım son da buydu; adım adım gelen, sessiz bir tükeniş.
Bir ideale bu kadar tutkuyla tutunabilmesi hayranlık uyandırıcı. Kendine inanması, kimsenin onu ciddiye almadığı bir noktada bile vazgeçmemesi… Ama aynı tutku, bir noktadan sonra rahatsız edici bir sertliğe dönüşüyor. Çünkü bu inat, kendine karşı hiç merhamet tanımıyor.
Roman benim için en çok arzunun yıkıcılığını anlattı. Martin, ait olmak istediği sınıf için kendini geliştiriyor; bilgi ve düşünce olarak o dünyanın çok ötesine geçiyor. Ve tam da bu sayede, o dünyanın ne kadar boş olduğunu görüyor. Çabası görünmez, şöhreti geldiğinde ise bir anda makbul.
Ruth’un en son gelişi bu boşluğu acı bir şekilde tamamlıyor. Martin artık arzuladığı yerde ama o yerin içi boş. Çünkü onun kendini var etme çabası, başkalarının gözünde var olma ihtiyacından hiçbir zaman tam olarak ayrışamıyor.
Martin Eden bana göre kaybetmedi. Bu, onun yürüdüğü yolun kaçınılmaz sonuydu.
Bir gecede okudum. Çünkü elimden bırakamadım.
Romanın içine değil, adeta Birkan’ın zihninin içine düşüyorsunuz. Başta bir psikiyatristin danışanıyla kurduğu terapötik ilişki gibi görünen şey, sayfalar ilerledikçe Birkan’ın kendi iç sesine, kendi karanlığına dönüşüyor. Yankı’nın varlığı giderek bulanıklaşıyor; sonunda fark ediyorsunuz ki o aslında hiçbir zaman “burada” değildi — sadece Birkan’ın zihninde yankılanan bir ses, kendi yansısıydı.
Irmak Zileli bu romanda “delilik” kavramını korkutucu değil, insana dair bir hakikat gibi işliyor. Gerçekle hayalin, bilinçle bilinçdışının sınırı yok oluyor. Özellikle Birkan’ın annesinin sesiyle girip çıkan bölümler, o şizofrenik zihinsel dağılmayı ustalıkla hissettiriyor.
Roman bittiğinde hikâyeden değil, Birkan’ın zihninden çıkmakta zorlanıyorsunuz. Çünkü o kadar gerçek, o kadar tanıdık ki…
Zileli bir kez daha gösteriyor: delilikle aklın arası bazen sadece bir “yankı” kadar ince.
Şimdi BuradaydıIrmak Zileli · Everest Yayınları · 20251,341 okunma
Tolstoy’un Anna Karenina’sını okurken, hikâyenin merkezinde bir aşk değil, bir insanın kendi düşüncelerine yenilişi olduğunu hissettim.
Anna, Vronski’yi sevmekle kalmadı; kendini onun sevgisine bağladı.
Ve o bağ bir noktadan sonra sevgi olmaktan çıktı, bir tür bağımlılığa dönüştü.
Tolstoy, Anna’nın trajedisini adım adım kuruyor.
Her sahnede biraz daha içe kapanıyor, biraz daha kuruntuların içine çekiliyor.
Oysa romanın başında o kadar canlı, o kadar kendinden emin bir kadındı ki…
Sonlara doğru o ışığın yerini korku, şüphe ve yalnızlık alıyor.
Beni en çok sarsan şey şu oldu:
Anna aslında ölmek istemedi.
Sadece duyulmak, anlaşılmak, fark edilmek istedi.
Vronski’nin sevgisini kaybettiğini düşündüğünde, ölümü bir kaçıştan çok bir mesaj haline getirdi.
Kendini değil, onu cezalandırmak istedi belki de.
Ama o tren sahnesinde farkına varıyor — bir anlığına, mikrosaniyelik bir farkındalıkla — aslında yaşamak istediğini.
Ve artık çok geç.
Tolstoy, o kısa anı öyle güçlü yazıyor ki, ben okurken bile nefesimi tuttum.
Anna’nın ölümü, kaderin değil, insanın kendi zihninde yarattığı gerçekliğin sonucu.
Beni bu romanda en çok düşündüren şey de buydu:
Bir düşünceye inanmak bazen bir gerçeği yaşamaktan daha güçlü olabiliyor.
Anna Karenina bittiğinde elimde bir aşk hikâyesi kalmadı, bir kadının iç sesinden yankılanan bir trajedi kaldı.
Bazı kitaplar bittiğinde insanın içinde yankılanan bir sessizlik bırakır. Uğultulu Tepeler tam da öyle bir roman. Aşkın, sevmenin, nefretin ve intikamın sınırlarını birbirine karıştıran, insan ruhunun en karanlık köşelerine cesurca inen bir hikâye.
Heathcliff ve Catherine… Onları klasik anlamda “âşık” olarak tanımlamak neredeyse haksızlık olur. Aralarındaki bağ, sevginin ötesinde bir tür varoluş bağımlılığı. Birbirlerini severek büyümek yerine, birbirlerinin yarasına dönüşüyorlar. Emily Brontë, bu ilişkiyi bir peri masalı gibi değil, doğanın sertliğiyle, kuzey rüzgârının acımasızlığıyla anlatıyor.
Romanın her satırında bir çatışma var: sınıf farkı, gurur, içgüdü, toplum baskısı… Ama en çok da insanın kendi karanlığıyla savaşı. Heathcliff’in öfkesi, Catherine’in çelişkileri, Nelly’nin sabrı… Her biri insan olmanın farklı tonlarını taşıyor.
Okurken zaman zaman “nasıl böyle davranabilirler?” diye sinirleniyorsun, sonra bir bakıyorsun ki o sertliğin altında tanıdık bir kırgınlık var. Belki de bu yüzden etkiliyor bizi bu kadar. Çünkü Brontë, duyguların güzel hâllerini değil, gerçeğini yazmış.
Uğultulu Tepeler, romantizmin en yıkıcı biçimini anlatıyor: sevmenin değil, sahip olmanın peşine düşen bir ruhun hikâyesini.
Ve son sayfayı kapattığında fark ediyorsun — bu roman, insanın sevgiyle yıkılabileceğinin kanıtı aslında.
“Beni kendimden daha çok seviyor gibiydi; sanki biz aynı ruhun iki yarısıydık.”
– Catherine Earnshaw