“Pembe - beyaz şeftali çiçekleri, süt köpüğü gibi kabarmış erik, kayısı, vişne, kiraz çiçekleri; sarışın kızılcık çiçekleri yağıyor üstüme, serpiliyor gökten.
Aman Allahım, ne güzel, ne güzel.
Yağsın durmadan, yağsın ve örtsün üstümü bu çiçek kokuları, neredeyim ben?
Gözlerimde yaş, dilimde dua.
Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm.”
Bu son satırları okuyup kitabı kapayınca bir müddet boğazımdaki gemici düğümünü çözmeye çalışmış beceremeyince de gözlerimden yanaklarıma uzanan sıcak ıslaklığın dinmesini beklemiştim.
Geçtiğimiz günlerde Rahmetli dedemi toprağa vereli iki sene oldu.
Beyhude Ömrüm ne kadar da onu anlatıyordu.
Dedem, bahçe toprağının yorulmadan kustuğu taşlarla mücadele etti bir ömür; Mustafa Kutlu’nun karakteriyse kurak bahçesine suyu vadeden bir kaya ile mücadele etti. İkisi de yemyeşil bir bahçe hayaliyle avuçlarını tükürükle ıslatıp sarıldılar kazma küreğe. İkisi de sarı toprak üzerinde soluklandılar. Vakit girince çorakta secde ettiler. Dertleri birdi, ortaktı. Yeşilin binbir tonunu akıtan; bülbüllerin, cırcır böceklerinin şarkılar söylediği bir bahçede dalından meyve yiyen evlatlar, torunlar arzuladılar. Asma gölgeliğine serilmiş minderlerde muhabbetle çay içmek dilediler.
Çalışmak ve üretmek onların bağımlılığıydı. Ama çalışmaktaki gaye biz modern şehirlilerinki gibi muğlak ve kaypak değildi. Berraktı. Onlar ihya etmenin hazzına ve bereketine talipti. Biliyorlardı. Bizim kentli malumatfuruşluğumuzun ötesinde, bilgeceydi onların bilmeleri. Onlara göre huzur toprağı işleyerek; saadet de işlenen toprağın ikramını paylaşarak elde edilirdi.
Gerisi beyhudeydi…
Peki ne vardı geride?
Geride su olup akan yaşam vardı. Maişet vardı. Acılar, sıkıntılar vardı. Gülümseten doğumlar, kambur olup sırta oturan ölümler vardı. Günahlar vardı. Gençlikten yaşlılığa taşan