Geri Bildirim
  • Sezen Aksu’nun “her şey bir anda anlamsız gelecek” lafını şu sıralar öyle iyi anlıyorum ki.
  • Okunması gereken bir kitap, kesinlikle tavsiye ediyorum.

    Gandhi'nin hayatı " bir öz yaşam " , "Hakikatin peşinde başımdan geçenler " Kitabın kapağındaki" cümleler...
    Çok özel bir insan, uzaktan da olsa herkes Gandhi'nin ismini duymuştur.
    Ancak başından geçenleri anlattığı bu kitabında yaşadığı zorlukları daha iyi anlıyorsunuz.
    Yaşamını yazmaya başlarken kitabın hemen başında bir arkadaşı ile olan şu diyalog kitap ile ilgili size bir fikir verecektir sanırım.

    "Sesizlik günlerimde benimle aynı kararsızlıkları paylaşan içinde Tanrı korkusu olan bir dostum vardı. Bana dediki ki : Sizi bu serüvene sürükleyen nedir ? Yaşam öyküsü yazmak Batı'ya özgü bir adettir. Batılıların etkisinde kalmış olanların dışında , Doğuda böyle bir şey yazan tek kimse anımsamıyorum. Hem ne yazacaksınız ? Diyelim , bugün ilke olarak savunduğunuz şeyleri yarın reddettiniz , ya da bugünkü planlarınızı ileride değiştiriverdiniz , o zaman davranışlarınızı yazılarınızla ya da sözlerinize uyduran kimseler yollarını şaşırmış olmazlar mı? Hiç değilse şimdilik yaşam öyküsü yazmasanız daha ii olmaz mı, ne dersiniz?
    Bu sözler üzerimde biraz etki yapmadı değil. Ancak amacım gerçek bir yaşam öyküsü yazmaktan uzaktı . Ben sadece , hakikat yolunda edindiğim sayısız deneyimlerimi anlatmak niyetindeydim."
  • Başımla doğruluyorum. Bir şey demiyorum, çünkü anlamayacaklarını biliyorum. Kendimin de anladığından pek emin değilim.
  • Deniz, dilediğine özgürlük vaat eder dilediğine çakır taşları. Ahmet Erhan'ın " Deniz Unutma Adını " bana aslında denize derin bakan bir insanı hatırlatır, bir yandan da oğlu Deniz'e dair arada boşluklar bırakır ve tabii ki de kuşak gereği Deniz'lere selam niteliğindedir demek yanlış olmaz. Akşam Güneşi ile açılan bölüm bizi hemen " önsöz " kısmında ben en güzel fotoğraflarımı ölüme sakladım, bunu da bir sır olarak kayda geçirin " sözleriyle karşılıyor, sadece bu söz değil ama ahmet erhan'ın citlerinde de belirtildiği gibi ölüme karşı pek çok vurgu vardır. ama bu ölüm, kolay bir ölüm değil yaşayarak gün gün ölmek sorunu bunun içinde gibi gelir bana. Belki de ahmet erhan o önsüz de aslında hayati değer taşıyan hayat'a bir karşıtlık duyuruyor sözlerinde. " ben ölürüm, yüzüme günışığı düşer, o zaman belki adam bile olurum" demesi boşuna değildir buralarda. sadece tek şiir de bile bir kitabın manifestosunu elimize verir ahmet erhan. içimize dokunur.

    Ahmet Erhan, çağının gereği farklı bir şair olduğu şüphe getirmez bir gerçekti, arkadaşları tarafından da takdir edilirdi ama kendi iç dünyasında ne fırtınalar kopuyordu kim bilir? " yaşım otuz artık yağmurum yok " dizelerine sahip bir şair hayatla arasında ne kadar güçlü bir bağlantı kurabilirdi? Nihilizm, ahmet erhan'ın damarlarında geziyordu, meyhanede son masada oturan bir ihtiyarı nasıl kimse anlamıyorsa, ahmet erhan da bu kitapta belki de böyleydi. " yaşım otuz artık yağmurum yok, sabahlardan tiksineli çok oldu " cümlelerini yazarken kaç sayısız sabah yaşamıştır, ve kaç bilinmez sabah.

    " Akşam Güneşi" dir meselesi belki de bu kitabın. Bu basit bir cümle olarak gözükebilir ama yazdığı sözler, kofti ve yapmacık değildir. " hayatım temsili bir yenilgi gösterisidir " diye başlar ahmet erhan bu şiire ve sonraları arasından çekip çıkaracağımız sözler yerleştirir zihnimiz ve sonraları " sararmış bir devrimci fotoğrafıdır hayatım " diye seslenir ahmet erhan okuyucuya. yasaklara,isyanlara seslenir, bir mesaj aralar her bir sözünde. Altıncı filo'ya gönderme yapmayı unutmaz ahmet erhan ve şöyle der

    " Kartpostal görüntüleriyle intihar eder
    donar kalır bir aynada eli yüzü çıplak
    altıncı filo bir şeydir, isyanlar bastırır
    yasaktır elini koynuna sokmak, yasaktır "

    çok açık sözler olmasa da mesajını verir yine. sonra devam eder " parası çıkmazsa gider sakal bıyık bırakır. sevgilisi yoktur ve artık sevgisi de yoktur " bu sözler işşizlikle boğuşan bir insan temsilinin yanında içinde derinlik taşır. şair olmakla meselesi de yok değildir, ona da " Ve Türkiye'de şair olmak
    her ahval ve şeraitte gülünç bir şeydir
    çünkü vatanın bütün kaleleri zapt olunmuş ve bütün tersanelerine girilmiştir " sözleriyle yanıt verir ve içindeki politik durumu da anlatır. Bir yanda altıncı filoya karşı duranlar öbür yanda altıncı filonun bayrağına sahip çıkanlar... Zorluklardan bahseder, kendi yaşamından da elbette. hiçliğin yokuşunu çıkar, nihilizm ile atışır.

    " sevgili dünya,altı saat uyku
    on iki saat iş, dört saat aile saadeti
    yağmurum yok ki sıkılınca yağdırayım
    tashihi bilgisayardan çıkmış yazının aslı bu " der, bunu yazanın, bu insanın yağmur yağdırması mümkün müdür? yağmuru kendi sözleriyle fazlasıyla yağdırdığını söylemek de yanlış olmaz. her bir sözünde boşluk ve hiçlik ile yarışan ahmet erhan görüyoruz.

    kitapta " bir halk tipi için ağıt " şiiri Neruda'nın " biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde " dizesini ekler Ahmet Erhan. bu sözlerinde hem ülkesi için üzülen bireylerin düşünceleri yatar. 68 kuşağının ağırlığı altında mücadele eden arkadaşlarını " alnımda topraktan artakalan yüzlerce kırışık, senin için öldü onca insan... niçin? Niçin arkadaşlarım? niçin niçin niçin... Kahrolsun Emperyalizm! Bağımsız Türkiye " sözleriyle anlatır. Amerika'ya, altıncı filoya söyleyecek sözleri bitmez, bunu da " kokteyl " şiirinde sunar bize. Hem politikliğini yaşatır,hem de içindeki acıyı da anlatır. Mutluluğu da mutsuzluğu da ateşler içindedir Ahmet Erhan'ın. Oğlu Deniz'e " ilk vasiyet " şiiriyle " ben bütün yenilgileri yaşadım " diye başlar. ve sonrasında ona olan sevgisini " seninle büyüyecek bil ki uzaktaki şu baba " diye dile getirir. ve şiirin son dizelerini dile getirirken o vurucu sözü şöyle söyler Ahmet Erhan

    " Oğlum unutma adını
    sana boşuna konulmadı o "

    Oğluna öyle öğütler dağıtıyor ki ahmet erhan, bize kendi yaşamından da kesitler sunuyor. “ geçip gidiyor günler, evim uzak, yol yakın ölüme kedere, acıya
    cinnet, cehennem, intihar…” cinnet, cehennem,intihar sözlerini geçiren bir şairin iç hayatı da bu denli karmaşıktır. Bu kitapta da kendi iç dünyasını bir nebze bize anlatıyordu ahmet erhan.


    kardeşlik,cesaret kavramlarını tekrardan anlatır bize ve gencecik ölüme giden darağacında sallanan ve kendi sözlerinde söylediği gibi " tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla " der oğluna. Nihilizm yokuşunu öyle çıkıyoruz ki ahmet erhan’la bu kitapta inerken nefes nefese kalıyoruz. Ölümle savaşına bizi de almış oluyor. Gece yalnızlıkları, son otobüsler, insanın kendine yabancılaşması, tek odalı hücreler… bunların hepsi bu kitapta açıkça belli ediyor kendini. Herkesin kabul edeceği cinsten bişey olmasa da kişinin bu dünyaya ait olması gerekir o sözlere ulaşabilmek için. Ölümle yarışıyor, ölümleri yarıştırmıyor. Yalnızlığın o sert kıyılarında ciddi dövüşüyor. Tuborgla çağını beklemek her çağı yaşayanın gereği değil,ama “ böyle insanlar var “ diyor ahmet erhan. Okundukça tıkanan bir bölüm “ Deniz Unutma adını “ ama çok şiir var insanı kendi dünyasına hapseden. “ bu, şu “ diye ayırmak benim lugatımda en azından şimdilik yok. Alkolle karışan kanını belki de ölümle yıkıyor ahmet erhan. Ve kendisinin de dediği gibi “ kazmayı bir de kendine vur artık, alkol fışkıracak bil ki…”

    ölümün bekareti ahmet erhan, yazmasaydın bu bölümü, bu kitabı bir şeyler eksik kalabilirdi. Bazı şeyler bu kadar uzun yazılıyorsa, ve yazılan bunca uzun cümleye rağmen eksik bir şey olduğunu bünyemizde taşıyorsak bunu da sana borçluyuz
  • Bu kitapla ilgili ne söylesem bilmiyorum. Aslında berbat bir kitap değildi, nefret etmedim ama detaylı düşündüğümde kesinlikle sevmediğimi söyleyebilirim.

    Öncelikle beni rahatsız eden şey yazarın seçtiği kahraman anlatıcı oldu. Ortada ahım şahım bir konu yok, edebi olarak cümlelerin bir özelliği olduğu da söylenemez. (Birkaç anlamlı cümle vardı, onlar da sürekli tekrar eden alıntılardan ibaretti. Yazar Robert Frost'a o kadar takmış ki her sayfada ona göndermeler mevcuttu, karakterin soyismine kadar bu böyleydi.) Dediğim gibi, dili de oldukça basitti. Değil betimleme, adam akıllı duygusal çözümleme bile yoktu diyebiliriz. Ortada ilgi çekici bir öykü var mıydı? Bence yoktu. Aşk kısmı? Yüzeysel, basit ve kadın karakter sebebiyle itici. Bir sorun var mıydı? Bana sorarsanız vardı ama yazar üzerinde durmamıştı. Ve tüm bunların yanında gidip Parker diye bir karakter seçmiş, onun gözünden olayları anlatmak istemiş. O kadar itici bir karakterdi ki başta sebebini anlamakta zorlandım. Görünürde itici olması için hiçbir sebep yoktu. Ama varmış, sonlara doğru fark ettim.

    Sözde Parker Frost zeki, düşünceli, detaycı bir insan. Ergen olduğu için çoğu davranışı tolere edilebilir mi? Eğer ergen gibi yazılsaydı, elbette ama gereğinden fazla olgun yazılmaya çalışılmış ve tutarlı da olunamamış ki sonlara doğru kararlarıyla bu patlak vermeye başladı. Çok düşünceli bir karakter ama insanları nasıl incittiğini anlayamıyor. Babası olduğunu, onunla iletişim kurabileceğini düşünemiyor. Annesi ile oturup insan gibi konuşamıyor, fikir beyan edemiyor. Hayattan ne istediğini, birine aşık olduğunda ne yapması gerektiğini, birisi onunla konuştuğunda ne tepki vermesi gerektiğini bilmiyor ama aslında çok zeki, dili kullanma açısından çok becerikli ve bir sürü fikri var. Öz güven problemi falan da yok. Bir topluluk önünde konuşabilecek bir insan. Başkasının hayatına müdahale edebilecek bir insan ama kendine dürüst olamıyor falan filan. Yazar bu tutarsızlığı "anı yaşa" felsefesi ile başlatıp onu bir denge üzerine oturtmaya çalışmış ama açıkçası ben aradığımı bulamadım ve kitap bittiğinde bu neydi şimdi falan oldum.

    Arka plandaki olaya gelirsek... Öyle bencilce yapılmış bir şey ve öyle geçiştirilmiş ki kitaba bu puanı vermeme esas sebep de bu oldu. İnsanlar hata yapabilir. Pişman olabilir. Hatta olmayabilir. Ama bu konuyu işleyip ve sözde "mutlu son"a kavuşturup aslında olaydan etkilenen esas kişileri, mesela birçok soru işareti olan aileleri hiçliğin içinde bırakmak? Yalanlar söylemek? Kaçmak ve saklanmak? Bu mudur yani mutlu son? Ah, bir hata yaptık ve kaçalım. Sorun değil. Ortaya çıkmadığımız sürece her şey halının altında durabilir. Bravo. Diğer karakter sanki hiç yokmuş, olaydan bağımsızmış gibi yapalım. Tam da ergenlik çağındaki insanlara vermek istediğimiz tavsiyeler, amaca hizmet eden bir mesaj. Bravo yazar.

    Ay bir de gözünü seveyim ya; aynı cümleler kaç kez yazılabilir? Mesela bir yer var, Parker bir defteri açıp okuyacak. 40 sayfa falan yapsam mı yapmasam mı, ay yapıyorum bak, yaptım gitti, yok vazgeçtim, yok dayanamıyorum, açıyorum, okuyorum, okumuyorum; yeter kardeşim. Aynı cümleleri ısıtıp ısıtıp getirmiş. Frost der ki, bıdı bıdı. Bıdı da bıdı. Şöyle şöyle düşünüyorum. On sayfa sonra tekrar, tekrar, tekrar... Okurken usandım.

    Bir de kitapta o kadar çok anlatım bozukluğu var ki cümlelerin manasını bulmak çaba istiyor.

    Açıkçası bu kitabı sevmedim, beğenmedim ve vakit kaybı olarak gördüm. Hiç de farklı olmadı benim için. Tavsiye etmiyorum.
  • Ben özgürlüğümden başla bir şey istemiyorum.
  • Tutukluluğumun başlangıcında en zoruma giden şey, kafamda hala özgür adam düşüncelerinin bulunmasıydı. Mesela birdenbire bir plajda olmayı, denize doğru ilerlemeyi istiyordum. Ayaklarımın altında ilk dalgaların seslerini, vücudumun suya girişini ve bundan duyduğum ferahlığı zihnimden geçirince, aniden hapishane duvarlarının nasıl da dar olduğunu hissediveriyordum.