• Fazlalaşırken bir yandan, bir yandan eksilir gibi
    Sözler söylesem, susmalar fazla,
    Sussam, sözler eksik gibi.
    Düş gibi...
    Hayal ve gerçek karışmış.
    Uyansam yitecek, uyusam bitecek gibi.
    Tüy gibi...
    Bıraksam düşecek, tutsam kırılacak gibi.
    Hem gülmek hem ağlamak gibi.
    Ağlasam bensiz, gülsem sensiz kalmak gibi.
    Gölge gibi peşime takılmış,
    Sanki dönsem arkamı oradaymış,
    Uzatsam elimi değecekmişim gibi.
    Kaybolmuş gibi, arasam bulacak,
    Bulsam sevinecek, sevinsem kaybolacak gibi.
    Unutulmuş bir şey gibi, düşünsem hatırlayacak
    Hatırlasam rahatlayacak, rahatlasam unutacak gibi.
    Varılacak yer gibi, çıksam yola uzak,
    Oturup beklesem kısalmayacak,
    Varsam ulaşamayacak gibi.
    Soru gibi...
    Sormaktan korkulan, cevabı çok,
    Bulsam bile cavabı, doğrusu yok gibi.
    Volkan gibi...
    Bıraksam patlayacak, patlasam yakacak,
    Yansam, bir rüzgar esse sönecek,
    Bir fırtına esse körüklenecek gibi...
  • bir gençlik düşüydüm ben
    zarlarım gelmemeye atılı
    arkamdan yapılan sağlamaların
    birbirini tutmayan sonuçları

    derin bir hayal kırıklığı ruhum
    bedenim aksak
    tenim kül rengi
    ben heves edilen her şeyin
    uğurlandığı sonsuz durak
    ben son müşterisi dün ölmüş
    bir mezra kıraathanesi
    ben “olmamış kahraman emeklisi”

    akşamları bütün güneşler benim odamda batar
    kitaplarımın arasında geride kalanları sokuştururum
    bütün intihar teşebbüsleri yattığım yerde sonlanır
    içimde artık sorulacak soru kalmayışının hüznü
    ben oturduğu yerde gelmeyecek vahiyler bekleyen
    ben herkesin eyvallah dediği gün doğumunu reddeden

    ben bir ıskalanış
    ben boşa geçmiş bir ömür
    ben kimseden bir şey ummadan
    kâbus kovalayan

    ben bütün yanılgıların taksim edildiği maksem
    ben duruş ve hiç değiştirmeden o duruşu
    bekleyen
    bir oda sfenksi
    atılamayan çığlık
    ev fazlası
    park artığı
    bir laf
    uzayıp giden

    bir yaşlılık hayaliydim ben
    gelmeyen
  • Kendimi derslere verecek miyim diye sorup duruyor. Bu çok salakça bir soru bence. Yani, bir şeyi yapmadan önce, ne olacağını nereden bilebilirsiniz ki? Yanıtı belli bunun; bilemezsiniz. Yemin ediyorum çok salakça bir soru bu.
  • 336 syf.
    ·15 günde·9/10
    Beynimi oksijen ile dolduran; onlarca soru sormama, hiç duymadığım isimlerin çok değerli çalışmalarını öğrenmeme, yeni fikirler geliştirmeme vesile olan çok titiz bir çalışma, Marksizm ve Hukuk... Uzun zamandır ilk kez bir kitapta, hem yazarın ortaya koyduklarından yeni bir şeyler öğrenirken hem de onun yaklaşımına dair eleştirel bir tutum takındım. Bu zaman zaman öyle bir noktaya vardı ki; "keşke yazar burda olsa da, tartışsak" diye düşündüm... Onur Karahanoğulları Marksist literatürde epeyce ihmal edilmiş hukuk alanında sanırım Türkçe'deki en iyi eserlerden birisini kaleme almış. Bir yandan klasik metinlerde hukuk konusunu özetlerken, diğer yandan SSCB'de devrimden sonra oluşturulan hukuksul tartışma zeminini ve bu zeminin en yaratıcı ismi Paşukanis'i tanıtıyor yazar. Paşukanis yaşamı, siyasal tercihleri, hukuk konusundaki fikirleri ve Stalin tarafından ortadan kaldırılmasıyla her anlamda olaylı bir isim. Düşünsel zemin olarak muhteşem, ama fikirlerini uygulayışına ve hatta fikirlerinin tamamına katılmadım. Gene de zihnimden ona itiraz ederken, kendi fikrimi temellendirdiğim zeminin, Paşukanis tarafından tanımlanan temelden yükseldiğini fark ettim. Ki insan, bir kuramcıdan başka ne ister zaten?
    Karahanoğulları, kitabında sadece tarihsel tartışmalara yer vermiyor: Paşukanis'in 'sönümlenmeci hukuk' yaklaşımını kullanarak; hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, hak mücadeleleri, hukuksal özne, hukuksal ilişki gibi konulara dair de ufuk açıcı noktalara yer veriyor. Ekler bölümünde bulunan 'Lenin ve Hukuksal Sorunlar' isimli makale ise tam anlamıyla 'pastanın üzerindeki krema' kıvamında.
    Okurken şöyle bir düşündüm de, bizim tarafta ne de çok hukukçu var: Marx, Lenin ve Castro başta olmak üzere, hukuk eğitimi almış onlarca Marksist teorisyen var. Ama hukuk üstüne çok az düşünmüşüz. Komünizmde devlet sönümlenirken, hukuğun ne olacağı gibi bir meselemiz var mesela, veya günümüzün burjuva hukuğunu nereye kadar reddedeceğimiz nereye kadar 'kullanacağımız' gibi güncel bir derdimiz.
    Ben bu kitabı çok sevdim. Yazılan her şeye katıldığım için değil, beni böylesine keyifle sorgulattığı, yepyeni fikirler edinmemi ve bir çok soru sormamı sağladığı için. Ahhh yazarı şimdi burda olsa da, biraz sohbet etsek...
  • 136 syf.
    ·7 günde·9/10
    Gözümün gördüğünü, bir fotoğraf karesine sığdırmak ne denli zor ise, düşündüklerimi yahut hissettiklerimi sınırlı kelime dağarcığımla tam anlamıyla yazıya dökmek de en az onun kadar zor benim için. Dilimin döndüğü klavyenin izin verdiği müddetçe kitap hakkındaki yorumumu paylaşacağım inşallah.
    Geçmişten günümüze, günümüzden geleceğe.. düşünen her insan beyninin sorguladığı/sorgulayacağı bir soru ‘insan nedir?’ ya da daha öznel bir tabirle ‘ben kimim?’
    Bu soruya en sağlıklı yanıtı, insanın yaratıcısı olan “Allah(c.c)” verecektir şüphesiz. Kuran’a göre insan kimdir önce ona bakalım.
    İnsan zayıf yaratılmıştır(Nisa/28) insan pek acelecidir(isra/11) İnsan çok zalimdir, nankördür(ibrahim/34) İnsan çok cimridir(isra/100) Mal sevgisi sebebiyle çok katıdır(adiyat/8)
    Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık(isra/70)
    Ayetlerden de anlaşılacağı üzere konu insansa her şey mümkün yani.
    “Bir düşünür der ki: Öldüğümde mezar taşıma sadece ‘insan’ yazın. Gerçekten öyle değil mi? İnsanın en önemli görevi insan olabilmektir. Görevinin/yaratılışının bilincinde olan insan da zaten müslümandır.
    Biraz yazarımızı tanıyalım. Asıl adı Samuel Langhorne Clemens olan yazar hayatının bir döneminde buharlı bir gemide kaptanlık yapmış. Zaten “Mark Twain” ismi de (İngilizcede ‘ikiyi işaretle’) geminin dibe oturmaması için gerekli su derinliğini ölçen bir gemici terimiymiş. Hemen hemen çoğumuzun çocukken adını duyduğu/okuduğu Tom Sawyer’in Maceraları romanının da yazarıdır kendisi.
    Kitaba gelecek olursak, kitap genç adam ile yaşlı adam arasında geçen diyaloglardan oluşmakta. Belki de ölmeden 5 yıl önce yayımladığı bu kitap yazarımızın gençliğine bir öğüt bir serzeniş niteliğindeydi. İnsanın pek övündüğü eylemlerinin, davranışlarının arkasında çok temel bencil bir güdü bulunduğunun yapılan hayır işlerinin hiç de öyle sanıldığı gibi ulvi niyetlerle değil ‘ruhsal tatmin’ , ‘efendisine(vicdan) hizmet’ üzerinden yürüdüğünü savunan yaşlı adam ile tüm duygusallığı ve toyluğu ile aksini savunan gencin tartışmasında buluyorsunuz kendinizi 3.bir şahıs olarak. Çakralarınızı açan, kitabı bitirdiğinizde etkisi devam edecek türden bir eser, hadi gel bir de şu pencereden bak insana diye el uzatan...
  • Ölümden sonra hayat var mıydı acaba? İşte kedinin farkında bile olmadığı bir soru daha.
    Jostein Gaarder
    Sayfa 13 - PAN YAYINCILIK, 56. BASIM
  • Annem öldüğünde, kederin son derece kişisel bir duygu olabileceğini öğrendim. Sevdiğin insan günün birinde kapıdan çıkıp gidiyor ve sen onu bir daha göremiyorsun. Bu kadar ani, bu kadar beklenmedik olduğu için geride öylesine çok cevapsız soru, o kadar çok söylenmemiş şey kalıyor ki! Bazen alışmak çok, ama çok güç. İçimize kapanıyor, olanlardan hiç bahsetmiyoruz.