Mecburi vazgeçişler insanın hayatını kötüye mi sürükler yoksa yeni bir başlangıcın kapısını mı açar? Lucy Maud Montgomery'nin Yeşilin Kızı Anne-2 isimli kitabını okurken aklımda ilk beliren soru bu oldu çünkü olaylar en son Matthew Cuthbert'in vefatı ve Marilla Cuthbert'in göz rahatsızlığının ilerlemesi üzerine Anne'in çok istediği üniversiteye gitmekten vazgeçmesiyle başlamakta. Eser; Anne'in hayatındaki 16-18 yaş dönemini odağına almakta.
Kitabı yaklaşık 10-15 gün önce okuyup bitirdim o yüzden bu incelememde bazı noktaları atlamış olabilirim. Eksiğim olursa affola, bunları belirtmeniz benim için eşsiz bir katkı olur. Bununla birlikte eserdeki bazı olaylara değineceğim için bu inceleme yazısı spoiler içermektedir.
Olay kurgusu çok güzeldi. Herhangi bir mantık hatası gibi bir şeye rastlamadım yani olaylar doğal bir akış içerisinde verilmiş. Bununla beraber olaylar okuru doyurucu bir biçimde sunulmuştu; ne çok gereksiz uzun ne de çok üstünkörüydü.
Romanı okurken birçok duyguyu, düşünceyi hissedip deneyimledim. Yani anlatılanların okur olarak bana ulaşması ve bunun sonucu anlatının bende karşılık bulması çok güzeldi. Hissettiğim, deneyimlediğim temalara kitaptan örnekler verecek olursam:
1) Marilla ve Anne'nin Davy ve Dora Keith'i açıkta bırakmayıp yanına alması kısmında merhamet gibi temiz bir hissi deneyimledim.
2) Anne'nin Avonlea okulunda öğretmen olması ve işini hakkını vererek, severek yapması; bana görev bilincinin önemini bir kez daha hatırlattı.
3) Anne ve arkadaşlarının Avonlea için bir geliştirme derneği kurması, dayanışma ve yardımlaşma temasını vurguladı.
4) Bayan Lavender'in eski aşkı ile yıllar sonra evlenmesi ise eserde en sevindiğim ve mutlu olduğum kısımlardan birisiydi.
Bence serinin ilk kitabındaki gibi baskın bir vurucu kısım yok çünkü
“Rune’ler sadece bir alfabe mi, yoksa unutulmuş bir bilginin izi mi?”
Bu kitap bana en çok şunu düşündürdü: Bazı semboller gerçekten geçmişten bugüne taşınan bir anlam mı, yoksa biz mi onlara anlam yüklüyoruz?
Şebnem Ekşib’in “Rune Sembollerinin Uyanışı” kitabında rune’lerin sadece bir alfabe olmadığı, aynı zamanda enerji ve spiritüel anlamlar taşıdığı anlatılıyor. En çok dikkatimi çeken kısım ise bunların yalnızca İskandinav kültürüyle sınırlandırılmamasıydı.
Mu kıtası, Atlantis, Göktürkler ve eski uygarlıklarla kurulan bağlantılar kitabın en çok “tartışılır” ama aynı zamanda en merak uyandıran tarafıydı.
Rune’ler tek tek ele alınıyor ve her birine farklı anlamlar yükleniyor:
bolluk, güç, bilgelik, yolculuk, yaratıcılık gibi…
Ama benim için kitapta asıl mesele bu anlamlardan çok, sürekli zihinde beliren o soru oldu: “Bunlar gerçekten bir bilgi mi, yoksa insanın anlam arayışı mı?”
Dil olarak ağır değil, bu yüzden konuya yeni giren biri için de okunabilir. Ama bazı bölümler var ki, insanı direkt sorgulama moduna sokuyor.
Sonuç olarak ben bu kitabı “kesin doğru” diye değil, farklı bir düşünce alanı açması için okunan bir metin gibi gördüm.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Spoiler içerir️️️
Albert Camus'tan ilk okuduğum kitap ve bu kitabı seçtiğim için de çok mutluyum.
Kitabı okumadan önce yazarla ilgili bir araştırma yapmıştım. Bu kitap resmen yazarın bakış açısının tam bir özeti.
Kitabın ilk bölümünde anlatılan olayın aslında kahramanı tam olarak anlatmak adına yazılmış bir örneklem olduğunu anlıyorsunuz.
Toplumla keskin bir savaş halinde olan bir insanın topluma nasıl yabancılaştığı gözler önüne serilmiş. Aslında koku, sıcaklık, tat gibi bir çok duyusal dış etkene fevkalade hassas bir adamın, toplumun duygusal çağrışımlarına kulak asmayışını, sırf toplum istiyor diye ya da topluma ayak uydurmak adına olduğundan farklı görünmeyişini okumak insanın içinde ki asi ruhu ortaya çıkarsa da aykırı bir yaşamın toplum tarafından nasılda görmezden gelinemediğini çok güzel anlatıyor. Cinayetten yargılanan bir adamın, yargılanma sürecinde, işlediği cinayetten çok annesinin ölümüne duyarsızlığı yüzünden cevaplamak zorunda kaldığı sorular, felsefi açıdan toplum tarafından zaten idama mahkum edildiği ve bunun cinayetle alakasının olmadığı fikrine kapılmama neden oldu. Toplumun cinayet işleyen insanla evrene karşı kayıtsız olan insanı aynı kefeye koyduğu görüşü çok güzel işlenmiş kitapta. Yazar ile ilgili yaptığım araştırmada dikkatimi çeken başka bir konu ise "absürd" kavramıyla çok fazla ilgilendiğiydi. Kahramanımız da absürd kavramını mükemmel bir şekilde sembolize ediyor.
Okuduktan sonra kafamda oluşan yek pare soru: Toplumun beklentilerini yerine getirmek daha kolay bir yaşam sunuyorsa tutsaklık özgürlükten daha mı çok mutlu eder insanı?
Bazı kitaplar bilgi verir, bazı kitaplar düşündürür, bazı kitaplar ise insanın uzun süredir sorgulamadan kabul ettiği gerçeklikleri sessizce yerinden oynatır. Erich Fromm’un Sevme Sanatı kitabı tam olarak bu üçüncü kategoriye ait bir eser.
İlk bakışta sevgi üzerine yazılmış bir kitap gibi görünse de Fromm, daha ilk sayfalardan itibaren okuru alışılmış düşünme biçiminden uzaklaştırır. Çünkü kitabın merkezinde romantik ilişkilerden çok daha büyük bir soru vardır: İnsan gerçekten sevmeyi biliyor mu?
Modern dünyada sevgi çoğu zaman başımıza gelen bir duygu gibi düşünülür. Aşık olmak, doğru kişiyi bulmak, ilişki kurmak, duygusal yakınlık hissetmek… Çoğu insan sevgiyi bu deneyimlerin toplamı olarak görür. Fromm ise tam burada radikal bir itiraz geliştirir. Ona göre insanların temel problemi sevmek değil, sevmenin öğrenilmesi gereken bir sanat olduğunu fark etmemeleridir.
Kitabın en güçlü taraflarından biri sevgiyi pasif bir duygu olmaktan çıkarıp aktif bir beceri olarak ele almasıdır. Fromm, tıpkı bir sanatçının yıllarca çalışarak ustalaşması gibi sevginin de disiplin, emek, sabır ve farkındalık gerektirdiğini savunur. Sevgi, kendiliğinden gerçekleşen romantik bir olay değil; insanın geliştirmesi gereken bir kapasitedir.
Kitapta dikkat çeken önemli ayrımlardan biri, insanların çoğu zaman sevmeyi değil sevilmeyi önemsemesidir. İnsanlar “Nasıl severim?” sorusundan çok “Nasıl sevilecek biri olurum?” sorusuna yatırım yapmaktadır. Fiziksel görünüm, statü, başarı, toplumsal kabul ya da çekicilik gibi unsurlar, sevginin kendisinin önüne geçmektedir. Fromm burada modern insanın ilişkiler kurarken dahi bir tür görünmez pazarda hareket ettiğini öne sürer.
Kitabın belki de en derin bölümü, insanın varoluşsal yalnızlığı üzerine yaptığı analizdir. Fromm’a göre insan kendisinin
Sevme SanatıErich Fromm · Say Yayınları · 20207,8bin okunma
MUHTEŞEM AYIPLAR
Göğsümün yelkenini şişirecek bir rüzgâr
Yüzüme çarpılacak bir kapı bulmalıyım
Dışlanmak nasıl bir şey, öğrenmek için
Ruh halini metale yenik düşen ahşabın
Katliamdan kıl payı kurtulan günün sonunda
Hissemden çoğunu almak muhteşem ayıplardan
Öpen dudaklar ahşap, okşanan metal ise
Sevişmeyi ayıp saymak mümkündür kaptan
Tekne şizofren öyle mi, kayalara yöneliyor
İlk celsede beraat ettiriliyor deniz
Soru metal, yanıt ahşap, asılan bir sokağa
Cadde adım verecek kadar İncelikliyiz
İstiridye konusunda usta olsam ne çıkar
İnci bulamadıktan, inci bulamadıktan...
Zıtların birliği çok can yakıcı tanrım!
Gövdem metal, ruhum ise ahşaptan
Ağaç ile dâr sözcüğü yer değişmiş, aldanma
Sallanan bedenlere bakınca göreceksin
Yoruldum, uykum geldi,sözlerim kapanıyor
Terzi ahşap, kumaş metal, kırılmış bir iğneyim
Tanrım! Bu orantısızlık beni çok korkutuyor
Şehrin elleri ne büyük, ne kadar küçük başı
Kanın sızdığım gördüm bir çivinin sesinden
Karıştırmak zorundayım metal ile ahşabı