• İslam ahlakının ikinci kabulünün gereği, dinsiz ahlakın olmayacağıdır. Tahmin edilebileceği gibi bu kabule bazı insanlar katlanamaz. Onlardan özellikle şu kesimleri zikretmek istiyorum:

    1) Soyut aklın otoritesinden başkasını kabul etmeyen, bu yüzden vahye yer vermeyen sekülerler.

    2) İnsanın değerinden başkasını kabul etmeyen, bu yüzden tanrısallığa yer vermeyen hümanistler.”

    3) Varlıklar için sadece doğal sebepliliği kabul eden, bu yüzden gayba yer vermeyen doğa bilimciler.

    4) Her şey için sadece maddi esası kabul eden, bu yüzden ruha yer vermeyen maddeciler.

    5) İnsani olgular için sadece tarihsel değişimi kabul eden, dolayısıyla mutlak olana yer vermeyen tarihselciler.

    Bu kimselerin bütün olarak katlanamayacağı görüşlerin ayrıntısına girmek için bu bağlam uygun değildir. Burada sadece, ahlakın iki yolla dine dayandığına işaret etmemiz yeterlidir. Birincisi doğrudan yoldur. Bu yol, bu ahlakın haberini ilahi vahiyden almaya ve bu ahlak konusunda bu vahyi getiren peygamberi örnek almaya dayanır. İkincisi, dolaylı yoldur. Bu yolsa bir yandan ahlakı dinden almak, diğer yandan da ahlakı asli dini niteliğinden çıkarmaya veya dini temelini örtüp gizlemeye alışmaya, yine pozitif hukuktan çıkarım yapılan şeylerde dini ahlakla karşılaştırıp onu esas almaya dayanır.9
  • Hiçbir toplu yaşam yok ki kendimiz olma yükünü omuzlarımızdan alsın ve bizi bir fikir sahibi olmaktan bağışık kılsın; ama hiçbir "iç" yaşam da yok ki başkasıyla ilişkilerimizin bir ilk denemesi gibi olmasın. Hem bireysel hem toplu bir geçmişimiz ve vücudumuz olduğundan dolayı düştüğümüz bu ikircikli durumda asla kesin bir dinginlik bulamayız, ayrılıklarımızı hep azaltmaya çalışmamız gerekir, anlaşılmamış sözlerimizi açıklamamız gerekir, bizde gizli saklı kalanı açığa vurmamız ve başkasını algılamamız gerekir. Akıl ve uzlaşma geride bıraktığımız bir yol değil, önümüzde kendisini üstlenip yürümemizi bekleyen bir yol; bunlara kesin olarak ulaşamadığımız gi-bi onlardan vazgeçmek de elimizde değil.
  • Tanrı'ya milyonlarca yol gider. Aslında gidecek başka bir yer yoktur. Her nereye gitsen, Tanrı'ya doğru gidiyorsundur. Bütün yollar O'na çıkar.
  • red john
    red john Benerci Kendini Niçin Öldürdü?'ü inceledi.
    284 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Nazım Hikmet’in Cığ dergisine verdiği bir röportajında söylediği gibi: "mefkureci olanlar ne zaman, nasıl, hangi şartlar altında kendi kendilerini öldürmek hakkını haiz alırlar?"
    gerçekten bir insan kendini öldürme hakkını kendinde nasıl buluyordu? benerci kendini niçin öldürüyordu? üstelik o kadar dışlanmanın ve arkadaşları tarafından ajanlıkla suçlanmanın ardından gelen kahramanlık hikayesinin başına geçmişken, ona liderlik vasfı verilmişken neden öldürüyordu kendini?

    "senin kafanın içi
    yıldızlı karanlıklar kadar
    güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
    yıldızlar ve senin kafan
    kainatın en mükemmel şeyidir."

    böyle tanımlanıyordu benerci'nin kafası. güzel, korkunç, kudretli ve iyi... güzel; fikirleri ve ideolojisi belki aşık olması güzeldi, korkunç; davası uğruna kendini yok edebilecek bir korkunçluğu vardı, kudretli; her ne şartta olursa olsun, söz konusu hayatı bile olsa, beynindeki fikirlerini ve kalbindeki duygularını yaşayabilecek gücü vardı, iyi; bir çocuk kadar iyiydi.

    “beni bıraktı...
    niçin bıraktılar beni?”
    arkadaşları tutuklanmışken neden bırakmışlardı onu? aşık olduğu britanyalı, beyaz tenli ajan mı tutuklanmamasını istemişti?

    “somadeva, benerci'yi tanıdı. kolları ona doğru uzanır gibi oldu. bu hareketi, yalnız yukarıdan benerci ve kendi içinin içinden somadeva gördü. başka hiç bir göz, uzanmak, kucaklamak isteyen kolların hasretini göremedi.”

    “bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. benerci müstevlilerin casusu olmuştur. en yakınlarının kellesini satmasaydı, bunu yapmasaydı, onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı, dedi. ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle, yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne, taşı attı... “

    benerci’nin kalbine isabet etmişti en yakın arkadaşının attığı taş. kalbinden oluk oluk kan akıyordu. o, arkadaşlarını ve davasını satan bir adam değildi. o, uzun zamandır görmediği kardeşi somadeva’ya sarılmak istiyordu olağanca hasretiyle… ama kalbi kanıyordu. benerci üşüyordu.

    sonrasında yol arkadaşına derdini anlatıyordu, somadeva ölmeden, ona gerçekliği kabul ettiriyordu.
    somadeva son konuşmasını bitiremeden ölüyordu. bir devir mi kapanıyordu? en ileride, liderlik yapacak, tok sesli bir konuşmacı gerekiyordu bu hareketin başına. benerci!

    “dünden itibaren katarın başında gidiyorum. halbuki fizyolojim berbat.. kafam elastikiyetini kaybetti. dönemeçleri zamanında dönemeyeceğim. ellerim lüzumundan fazla titriyor. akıntıda dümen tutamayacak bir hale geldiler. akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? onu yavaşlatmam muhtemeldir. istemeden, irademin dışında, yanlış adımlar atacağım. biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. fakat o beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım.”

    benerci, bu hareketin baş temsilcisi olacak gücü kendinde göremiyordu. güç bir yana, fikirsel anlamda yoldaşlarını geri düşüreceğini düşünüyordu.

    “…ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. bu bir ihanet değil midir? ben bir saniye olsun, ihanet edemem. bu benim uzviyetimde yok...”

    ihanet edeceğini düşünüyordu. belki bir şeyleri yarım bırakmaktan korkuyordu. kafasının içi yıldızlı karanlıklarla dolu bir benerci vardı. bu karanlıkta sadece kendi boğulmak istiyordu. işte bu yüzden kendini öldürme gücünü kendinde buluyordu.

    “…demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi...”

    o ses umutsuzluğun, kavganın, benerci’nin inancının sesiydi. benerci’nin davasına inanmışlığının sesiydi aynı zamanda. kim kendi davasına, kim halkının özgürlüğüne katkı sağlayamayacağını düşünüp, kendi hayatından vazgeçebilirdi ki? kim onun kadar cesaretli olabilirdi? o, zamanında kavgasını verdiği düşüncesinin geriye gitmemesi için kendinden vazgeçiyordu.

    “o
    büyük
    bir
    ışık
    gibi döğüştü.
    kasketli
    bir güneş
    halinde düştü.”
  • En çok korktuğu şey hayaldi. Bu ikiyüzlü yol arkadaşı, bir bakıma dost, bir bakıma düşman; inanmadığın zaman dost, tatlı akışına kapılıp gittiğin zaman düşman.
    İvan Gonçarov
    Sayfa 198 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • 556 syf.
    ·3 günde·10/10 puan
    Tarımda makine kullanımın yaygınlaşmasıyla fakirleşen çiftçilerin nasıl borç batağına saplandığı,bankaların topraklarına nasıl el koyduğu,çiftçilerin göç etmekle beraber barınma,iş,ırkçılık gibi problemlerle baş etmeye çalışmasını anlatıyor.

    Kapitalist sistem tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş,açlık,sefalet,çaresizlik okurken kelimenin tam anlamıyla göğsünüzü sıkıştırabilir.


    Sayfa 150’yi geçtikten sonra bir ağlamaya başladım ki durdurabilene aşk olsun. Bu kadar sıkıntıyı bir arada çeken derdi azalacak diye beklerken sürekli artan Amerika’nın büyük buhran dönemini içimize içimize işleyen bir anlatımla hafızalarımıza kazıyor. Hele son düzlükte bu nasıl bir sona gidiyor diyerek tepinmeye başlayabilirsiniz. Fareler ve İnsanları’yla bayıldığım Steinbeck Gazap Üzümleri’yle favorilerim arasına girdi.


    Tek istediğim kimseye yük olmadan yaşayıp gitmek.
    Ama yol yavaş yavaş insanın içine büyür.
    Uykuyla dinlenemeyecek kadar yorgunum artık.
    Eh hepimiz hayatımızı kazanmak zorundayız.
    Öyle dedi Tom. Ama keşke başkasının hakkını almadan kazanmanın bir yolunu bulsaydın.
    Değişen ekonomiye aldıran yok. Değişim planlarına aldıran yok. Yalnızca isyanın bastırılma yöntemleri tartışılıyor, oysa beri yanda isyanın nedenleri devam edip gidiyor.
  • "Yoruldum,patron.Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum."
    -Yeşil Yol-