“Babam bahçıvandı... Şimdi bir bahçe.”
Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabının bu ilk cümlesi, insanın içine öyle işliyor ki; ikinci cümleye geçmeden önce epey durup bekledim. Son günlerin en çok satanlarından biri bu kitap. Genellikle "çok satılanları okumam" diyenlerin aksine, ben neden bu kadar çok ilgi gördüğünü merak eder, okurum genellikle..Kimini hiç beğenmem, kimine ise "iyi ki okumuşum" derim.
Bu kitap edebi bir roman değil; içinden ne aldığınıza bağlı olarak değişen bir yolculuk. Okurken Bulgarların bize ne kadar benzer duygular taşıdığını, Borges'in mezar taşında "Sakın Korkma" yazdığını ya da 1560 yılında Pieter Bruegel’in Çocuk Oyunları tablosundaki oyunların bizim çocukluğumuzla ne kadar örtüştüğünü gördüm.
Daha da önemlisi, bu kitap benim hiç kapanamayan yaramı açtı. Ödüllü bir yazarın değil, bir evladın samimi hislerini dinlemek istedim ve okurken gerçekten onu dinledim. Bazı kitaplar, insanın kendi hayatına açılan kapıları böyle aralıyor.
Yazar hastalığı öğrendiğinde babası ona hep “Korkacak bir şey yok,” der. Kitap da bu teselliyle son bulur. Benim babam da hastanede, “Ben yaşadım kızım, sakın üzülme,” demişti bana..Ama biliyordum; bu söz bir veda değil, bizi üzmemek için yarım bırakılmış bir cümleydi. İçinde söylenmemiş onca şey vardı: Torunlarının diplomalarını eline almayı, düğünlerinde bir kenarda durup gururla izlemeyi, aile fotoğraflarında eksilmeden yer almayı... O istemekten vazgeçmedi aslında..
Şimdi düşünüyorum da, belki de benim babam da gerçek bir bahçıvandı. Bizleri büyüttü, sabırla bekledi, suladı ve budadı. Gitmesi gerektiğinde ise toprağa karışıp bize yük olmamayı seçti.
Şimdi o da bir bahçe.
Biz yürüdükçe iz bırakan, her hatırada yeniden yeşeren, eksikliğiyle bile yaşamı öğreten bir bahçe. Bazı