İşin Aslı Judit ve Sonrası aslında bir aşk hikâyesi değil.
Bir insanın, kendi kurduğu hayatın içinde nasıl yavaş yavaş yabancıya dönüştüğünün romanı. Ve bunu öyle büyük olaylarla değil; bakışlarla, susuşlarla, eksik bırakılmış cümlelerle anlatıyor ki kitap bittikten sonra insanın içinde uzun süre konuşmaya devam ediyor.
Sándor Márai bu kitapta “aldatılmayı” bile klasik bir dram gibi yazmıyor. Asıl mesele; sınıflar arasındaki görünmez duvarlar, kibir, yalnızlık ve insanların birbirini hiçbir zaman tamamen tanıyamaması. Her karakter kendi haklılığını anlatırken aslında kendi kırgınlığını ele veriyor. Bu yüzden kitapta “iyi” ya da “kötü” yok. Sadece birbirinin hayatına geç kalmış insanlar var.
Roman üç farklı kişinin gözünden anlatılıyor ama aynı olay her anlatımda başka bir şekle bürünüyor. İşte kitabın en güçlü tarafı da bu:
Gerçek dediğimiz şeyin bile kişiden kişiye değiştiğini yüzümüze çarpıyor. Birinin aşk dediği şey, diğerinin gururu olabiliyor. Birinin fedakârlığı, diğerinin esareti…
Kitabı okurken en çok hissettiğim şey şu oldu:
Bazı insanlar birbirini çok sever ama aynı dünyanın insanı değildir. Ve bazen bir ilişkiyi bitiren şey sevgisizlik değil, iki ruhun birbirine değememesidir.
Márai’nin dili inanılmaz sakin ama içten içe yakan bir tarafı var. Sanki biri gece vakti karşısına oturmuş da yıllardır kimseye anlatmadığı şeyleri anlatıyormuş gibi… Gürültüsüz ama ağır bir roman. Bitince insanın içinde kahve fincanının dibinde kalan o son yudum hissi bırakıyor. Acı, sessiz ve gerçek.