Hepimiz aynı gemideyiz. Aynı deli rüzgar saçlarımızı dağıtıyor, aynı göğün altında nefes alıyor, aynı yıldızlara bakıp dilek tutuyoruz, aynı hırçın dalgalarla mücadele ediyor, dalgalardan korktuğumuzda aynı geminin sükûnetine sığınıyoruz, kalbimizdeki ortak şarkının nakaratı hep aynı. Bunca aynılığa rağmen birbirimizi yemeye, birbirimizin kanını emmeye, bizi sükûnete eriştiren deli dalgalardan koruyan gemimizin altını oymaya devam ediyoruz. Peki bizden başka bindiği dalı böyle hunharca kesen başka bir canlı mevcut mu? Evet ne yazık ki insan dışında kendine ihanet eden başka bir tür yaşamıyor bu koca dünyada.
Uzun zamandır bu kadar vurulduğum bir kitap okumamıştım. İtiraf edeyim başlarda Martin’in Ruth’a olan aşkını uzun uzun anlattığı romantik satırlar içimi baydı. Öyle ya aşk artık ucuz romanların, dizilerin ve filmlerin konusu. Günümüzde bir aşk hikayesi ya da romanı yazmaya kalkışsanız herkes “klişe” diye burun kıvırıyor. Diğer yandan bünyemiz moderne, postmoderne öylesine alışmış ve şartlanmış ki Jack London’ın uzun tasvirleri, detaylı anlatımları insanı bunaltıyor. Bilinç akışı yok, anlatıcı hep aynı, fantastik unsur, büyülü gerçekçilik filan da ara ki bulasın. Dümdüz bir kitap bu Martin Eden... Dedim ya itiraf ediyorum başlangıçta böyle burun kıvırarak okudum kitabı. Bunların modası geçti modunda yani. Kafa dengi bir dostumun “Oku bak çok seveceksin!” tavsiyesini de uzun zamandır kulak arkası ediyordum. “Beş yüz küsür sayfa ne yazmış bu adam, kim okuyacak şimdi?” modundaydım. Sonra sahaf olarak da işletilen bir kitap kafede denk geldim kitaba. Aklıma dostumun tavsiyesi geldi ve satın aldım. Kitaplığımda okunmayan kitaplar bölümü var, epeyce bir yekûn tutan bir bölümdür, oraya attım günün birinde okunmak üzere. Ne zaman sıra gelecekti kim bilir? Son görüşmemizde