Gerek dili, gerek üslûbu, gerekse de kurgusuyla iyi düzenlenmiş bir öykü gibi keyiflisi yoktur. Öykücü anlatır, siz onun dizinin dibinde dinlersiniz; o konuşur, siz yaşarsınız; o söyler, siz onun müziğiyle kendinizden geçersiniz, içinde bulunduğunuz mekan değişir, zamanı unutursunuz, öyküyü yaşarken kısa süreliğine de olsa "gerçek dünya" kayıverir ayaklarınızın altından, ne pandemi sıkar canınızı, ne geride bıraktıklarınız, ne geçmiş endişesi kalır ne de gelecek kaygısı, her şey silikleşir, bir rüya aleminde ânı unutur, yeniden insan olduğunuzu hatırlarsınız. Hakikî sanat eseri böyle büyülü bir şeydir işte. Bu bazen bir öykü, bazen bir film bazen de bir tiyatro oyunu olur, eser bittiğinde tarifsiz bir mutluluk sarar içinizi.
Hakan Sarıpolat'ın “Cıs” kitabını okurken yukarıda anlattığım hisleri birebir yaşadım. İshak grubu içindeyken pek çoğunun ilk hallerini okuduğum öykülerin kitaplaşması benim için tarifsiz bir mutluluk, başka türlü bir lezzetti ama kitaptan okurken sanki daha evvel hiç okumamış gibi heyecanlandım, meraklandım, bazı cümleler üzerinde ayrı ayrı düşündüm, kâh hüzünlendim kâh gülümsedim, kurgular beni öyle içten sarıp sarmaladı ki kahramanların yanında hissettim kendimi. Babasıyla aynı kaderi paylaşan Ali İmran ve kocasıyla oğlunu kurban veren Gülbahar’la birlikte o çaresizliği yaşadım, melek kanatlı anneannesinin üzerinden kırmızı bisiklet hayali kuran çocuk kahraman ile ben de Çiğdem' in peşinden koştum. Karakterler öylesine büyük bir ustalıkla kurgulanmıştı ki o anneanne benim anneannemdi, Ali İmran’ın güvercinleri evimin karşısındaki terastaki güvercinlerdi, kokucu Hekim amca, Kadıköy’de Osman Ağa Camii’nin bahçesinde sessizce esanslarını satan esansçı amcaydı, göçmen çocuk; sokakta, metrobüste rastladığımız o çocuktu. O derece doğal ve o