Yol ayrımına geldik artık geçmişimle. Bu zamana kadar zihnimde sanki ev sahibiymişçesine oturan kiracımdı benim. Örme kazak gibi hep bir yerlerinden açılıyordu ipliği; her şey kusursuzca dururken düzeni bozan o ipliğin orada duruşu hep kemiriyordu beni. Bütün güzellikleri kaçırmamıza sebep, hep küçücük çirkinlikler. Bu da bizim vefasızlıklarımızdan biri Allah’a. Neden hep çamura dönük insanın yüzü? Neden çiçekler dururken tozuna takılıyor gözümüz? Bilmiyorum, bilemeyeceğim. Bilseydim kendime çözüm bulurdum önce ama sadece terk etmek geliyor aklıma; geçmişi terk etmek...
İnsana ne kolay terk edebilmek! Terk edebiliyoruz her şeyi ya da terk ettiğimizi sanıyoruz benim sandığım gibi. Sanmak ne tesirli bir zehir! Bunları yazarken dahi geçmişim geliyor aklıma; terk etmiştim halbuki. Sanırım kendimi kandırmak da benim lanetim. Annem öldüğünde de böyle olmuştu; "Kopmayacağım hayattan." demiştim kendime, ağlarken karanlık bir odanın köşesinde. Kopmuştum oysa. Belki de kabullenememek lanetimdir benim; kabullensem çözülürdü belki kördüğümüm. İlmeği kaçırdığım kazağa devam etmek yerine sökseydim ve yeniden örseydim bozulduğu yerden daha doğru ilerlerdim belki; belki yamuk yumuk olmazdı zihnim, olmazdı duygularım böyle şekilsiz. Belki bir şeye benzerdi sevmelerim; belki severdim kendimi, severdim belki insanları, yaşamayı belki. Belki de benim lanetimdir "belki".
Kabulleniş, bir cesetle aynı odada uyumaya benzer; kokusuna alışmak, onun artık nefes almadığını bildiğin halde üstünü örtmektir. Ben o cesedi her gece canlanacakmış gibi besledim, geçmişin soğuk ellerini kendi sıcaklığımla ısıtmaya çalıştım. Oysa zaman, durdurulması imkansız bir değirmenmiş; öğüttüğü her şeyin unufak olup savrulmasını beklerken, ben o tozun içinde boğulmayı bir tercih sanmışım. İnsan, kendi zindanının