Herkesin kendinden bir parça bulacağı o karakter…Martin Eden.
Buna kesinlikle değinmek istiyorum, öncelikle
Martin Eden’i bazı yönlerden kendime çok benzettim.
Son ana kadar yazar olma çabası ve tutkusu, etrafındakilerin onu çalışması için iteklemesine rağmen o yazmayı tercih etmesi ve kendine bu anlamda inanması…bu bana çok benziyordu. Bazı yönlerde bu yüzden kendimi okuduğumu hissettim.
Ah Martin,
Bazen boğazında bir şeyler düğünlenir ve yutkunsan bile o yumru hiç oradan kaybolmaz ya. Kitabın sonları bende öyle bir etki yarattı. Ama ben şöyle bir talihsizlik yaşadım.
Özür dilerim ama -ahmağın birisi- bana özelden mesaj atıp kitabın sonunu ve en önemli detayını söyledi. Çok üzüldüm…yani bunu neden yaparsın ya da eline ne geçti! Kitabın henüz ortasındaydım ve sinirlenip o kitabı çabucak bitirmenin peşine düştüm. Buna inanmak istemiyordum çünkü.
Gerçekten kötü insanlar var ve bunlar her yerde!
Neyse, konuya dönelim.
Kitabın gidişatı beni şaşırtmadı çünkü Ruth’un burjuvazi ailesine yenik düşeceğini biliyordum. Aşkı tercih etmedi ama ben ona da kızamıyorum. Bilmiyorum, onun durumu da çok karışık ama tabii Martin asla bunu hak etmedi.
Martin’in son anda hayatla olan bağlantısını yitirmesine çok üzüldüm ve gerçekten bize çok ama çok güzel bir öğreti sundu. Bir insanın hevesi, umudu ve kendine inancı onu geleceğe taşıyor. Martin’in içindeki bir şeyleri yitirmesi beni derinden etkiledi. Onu çok iyi anladım o zaman. Hatta kitabım Travma’daki karakterimin de aynı şekilde hayattan vazgeçişinde yaşadığı duyguya çok benzettim.
Bazen sadece yaşadığını zannedersin….
Beni çoook etkileyen bir kitaptı. Jack London, eğer yaşasaydı ona, bizi böylesine derin bir hikayeye dahil ettiği için teşekkür etmek isterdim. Her yazar, yazdığı eserinde kendisinden izler bırakır. Bu yüzden bilmiyorum