Geçen ayın son günlerinde Nahit Sırrı'nın karşısında oturup konuşurlarken, bunu daha iyi hissettim. Birbirine pek uygun düşen ağızlar ve kulaklar karşı karşıya geçmişlerdi. İkisi de Abdülhak Şinasi ve Nahit Sırrı'nın başarı ile dile getirdikleri bir eski dünyanın, bir eski şive ve tarzın adamları idiler. Salâh, onlardan bir adım daha bize yakın, yeniye ait, zamanı mıza bağlantılı idi. Bir düşünüş ve yaşayış alışkanlığı halinde olmasa bile, duruşun da, elbiselerinde, şapkasında, tok sesli konuşmalarında o devirden bir koku ve lezzeti zamanımıza naklettiğini sanıyorum. Gözlerim kapalı bir müddet ikisinin ko nuşmalarını dinledim. Billur bardaklar birbirine çarpıyor gibi, adeta şıkırdıyorlardı.
Artık bu çeşit konuşmaları her yerde duyamıyoruz. Çevremizi saran kalabalığın ortalık türkçesi, hatta bu kalabalığın üstüne yükselenlerin konuşmaları, bu sesi çok tan kaybetti. Evet... Bunlar galiba Hacivat'ın dili ile konuşuyorlardı. Salâh Birsel'in neler anlattığını, "şiir bir zeka işidir" derken neleri kasdettiğini artık anlayabiliriz.
Hacivat ve Kamer Hanım, değişmekte olanın içinden bazı değerlerin direnmesi, bizden geleceğe birşeyler katmaya çalışan şairin şövalyece dayanmasının bir ifadesidir.